<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>evrimteorisi.net</title>
	<atom:link href="http://www.evrimteorisi.net/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.evrimteorisi.net</link>
	<description>Evrim Teorisi Yalanları</description>
	<lastBuildDate>Sun, 19 Feb 2012 20:09:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Vücudumuzun Kabloları Dendrit ve Aksonlar Teknolojiye Nasıl İlham Kaynağı Oldular?</title>
		<link>http://www.evrimteorisi.net/gercekler/vucudumuzun-kablolari-dendrit-ve-aksonlar-teknolojiye-nasil-ilham-kaynagi-oldular/</link>
		<comments>http://www.evrimteorisi.net/gercekler/vucudumuzun-kablolari-dendrit-ve-aksonlar-teknolojiye-nasil-ilham-kaynagi-oldular/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Feb 2012 20:09:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Evrim Teorisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçekler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.evrimteorisi.net/?p=3779</guid>
		<description><![CDATA[* Dendritler ve aksonların görevleri nelerdir? * Bu ince ve hassas yapılar, elektrik sinyallerini nasıl iletirler? Vücudumuzu saran sinirler, ‘nöron’ adı verilen yüzlerce, kimi zaman binlerce sinir hücresinden oluşurlar. Bir nöronun ortalama genişliği 10 mikrondur. (Bir mikron milimetrenin binde birine eşittir.) Bir insan beyninin içindeki 100 milyar nöronu, tek bir çizgi halinde yan yana getirebilseydik; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>* Dendritler ve aksonların görevleri nelerdir?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>* Bu ince ve hassas yapılar, elektrik sinyallerini nasıl iletirler? </strong></p>
<p>Vücudumuzu saran sinirler, ‘nöron’ adı verilen yüzlerce, kimi zaman binlerce sinir hücresinden oluşurlar. Bir nöronun ortalama genişliği 10 mikrondur. (Bir mikron milimetrenin binde birine eşittir.) Bir insan beyninin içindeki 100 milyar nöronu, tek bir çizgi halinde yan yana getirebilseydik; 10 mikron genişliğindeki ve çıplak gözle görülemeyen bu çizginin uzunluğu tam 100 kilometre olurdu. Nöronların küçüklüğünü şöyle bir örnekle de gözümüzde canlandırabiliriz: Bir nokta işaretine 50 tane, bir iğne başına ise 30.000 tane nöron sığdırabilirsiniz. Tüm nöronlar; bir çekirdek, elektrik sinyalleri taşıyan ‘dendrit’ adı verilen kısa lifler ve sinyalleri uzağa taşıyan ‘akson’ adı verilen uzun bir lif içerirler. İplik kadar ince olabilen sinir hücresi, yaklaşık bir metre uzunluktadır. Bazen mesajlar, sinirler boyunca çok daha uzun mesafeler kat etmek zorunda kalır.<br />
<strong><br />
Saç Telinden Bile İnce Olan Aksonlar Sinyalleri Nasıl İletirler? </strong></p>
<p>Beynin ve omuriliğin dışındaki aksonlar ise genellikle beyne duyu alıcılarından bilgi getiren ya da kaslara, salgı bezlerine ve iç organlara emirler taşıyan kablolar gibidirler. Aksonlar hücrenin gövdesinden çıkan, uzun, çoğunlukla tek bir uzantıdan oluşan, uyarıların gönderildiği ince liflerdir. Aksonlar yaklaşık 20 mikron (milimetrenin binde biri) çapındaki genişlikleri ile bir saç telinden daha incedirler; boyları ise bir metreye kadar uzayabilir. Aksonların çarpıcı bir diğer özelliği ise, tek bir aksonun 10.000 kadar terminale (uç kısım) ayrılabilmesidir. Böylece her bir terminal, farklı bir nöron ile bağlanabilir ve aynı anda birden fazla bölgenin uyarılmasını sağlayabilir. Her bir nöron binden fazla nörondan sinyal alabildiği için, tek bir nöron aynı anda birkaç milyon farklı bilgiyi taşıyabilir. Bu muazzam bir rakamdır. Bu özellik, birden fazla kas lifinin hareket ettirilmesinin gerektiği durumlarda çok önemli bir rol oynar. Bu yapılarıyla sinir hücreleri uzun zincirlerden oluşan, yoğun bir şebeke gibidir. Eğer sinirlerin böyle bir yapısı olmasaydı her uyarının sıra ile iletilmesi gerekecek, bu da vücuttaki hızlı ve kompleks sinyalleşme sistemini alt üst edecekti.</p>
<p><strong>Dendritler ve Aksonlar Nasıl Bir İşbirliği Yaparlar? </strong></p>
<p>Dendritler çok sayıda kısa uzantıdan oluşurlar ve hücrenin kökleri gibidirler. Dallanmış yapıdaki dendritler, diğer nöronlardan gelen haberlerin alınması ve hücrenin gövdesine iletilmesinde görev alırlar. Diğer bir deyişle dendritler elektrik kabloları gibi hücreye giren sinyalleri iletmekle görevlidirler. Her bir nöron, sinyalleri hücreye taşıyan 100.000 kadar dallanan dendrite sahiptir.</p>
<p>Dendritlerin ucundaki akson terminallerini ise prizlere takılan fişlere benzetebiliriz. Böylece tıpkı prizden fişe elektrik akımının devam etmesi gibi, iki sinir hücresi arasındaki elektrik sinyali de devam eder. Aksonların ucundaki bu bağlantı noktaları diğer hücre üzerindeki alıcıya bağlanır ve hücreler arası bilginin geçişini sağlar. Aksonlar, sinir sisteminin farklı noktaları arasındaki iletişimi sağlamaları açısından, bir elektrik devresindeki, çeşitli noktaları birbirine bağlayan tellere de benzetilebilir.</p>
<p>Bu özelliklerin her biri vücudumuzdaki iletişim ve koordinasyon açısından vazgeçilmez öneme sahiptir. Varlığımız ve sağlıklı bir yaşam sürmemiz tüm bu detayların kusursuzca çalışmasına bağlıdır. Bu detayların vücudumuzda yaratılmış olma amaçlarından biri, Rabbimiz’in ilim ve sanatını sergilemektir. Bize düşen sorumluluk ise Rabbimiz’in büyüklüğünü, üzerimizdeki rahmetini gereği gibi takdir ederek şükretmektir.</p>
<p>“&#8230; Şüphesiz Allah, insanlara karşı (sınırsız) bir fazl sahibidir. Ancak insanların çoğu şükretmiyorlar. İşte bu, sizin Rabbiniz Allah’tır; herşeyin Yaratıcısı’dır; O’ndan başka İlah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?” (Mü’min Suresi, 61-62)</p>
<p><strong>Dendrit ve Aksonların Teknolojiye İlham Olan Özellikleri </strong></p>
<p>Vücudun iletişimini kusursuz bir koordinasyonla düzenleyen dendrit ve aksonlar, canlılığı eşsiz bir sanat ve kusursuz bir uyumla yaratan Allah’ın sonsuz yaratma gücünün delillerindendir. Dendrit ve aksonların bu kusursuz iletişim sağlama görevleri İngiltere’deki Nottingham Üniversitesi’nden bir grup bilim adamının dikkatini çekmiş ve bağışıklık sisteminin saldırıya uğramış hücrelere yaptığı müdahaleyi örnek alarak, bilgisayar ağlarını virüs ve hackerlardan korumak için yeni yöntem geliştirmişlerdir.</p>
<p>Söz konusu sistem, virüs saldırısına uğramış bilgisayarlardan gelen ‘zor durum’ sinyallerini dinleyerek işlemektedir. Sistemin amacı ise bilgisayar ağlarını e-mail virüslerinin ve servis saldırılarının tahribatından korumaktır.</p>
<p>Yaklaşık on yıldan beri benzer koruma sistemleri üretilmekte, bu sistemler için insan vücudundaki bağışıklık sistemi taklit edilerek beyaz kan hücrelerinin yabancı moleküllerden (virüs, bakteri, parazit gibi) kendilerini koruma özelliklerinden faydalanılmaktaydı. Ama bir virüsün sıradan bir e-mail görünümünde sisteme girerek tehlikeli bir aktivite başlatmasını engelleyici bir çözüm henüz bulunamamıştı.</p>
<p>Çözüm Uwe Aickelin ve ekibinden geldi. İngiliz bilim adamları, insan vücudundaki bağışıklık sisteminin vücuda giren yabancı moleküllere hemen saldırmadıklarını, ancak problem oluşmaya başladığında saldırdıklarını gözlemlemişler ve vücudun sahip olduğu bu işlevi yeni koruma sistemlerinin geliştirilmesinde kullanmışlardır.</p>
<p>İnsandaki bağışıklık sistemi gerçekten de vücuda giren bazı yabancı moleküllere, örneğin besin olarak alınan proteinlere saldırmaz. Hamile bir kadının bağışıklık sisteminin fetusa savaş açmaması da bunun bir örneğidir. Bu moleküllerin yabancı olmalarına rağmen vücuda zararlı olmadıklarını tespit edenler ise bağışıklık sisteminin ön cephe askerleri olan dendrit hücreleridir. Keşfi yapan bilim adamları da zaten bu savunma hücrelerini incelemişlerdir.</p>
<p>Vücuttaki hücreler ölürken ‘zor durum sinyali’ verirler. Bu sinyaller ön cephedeki dendrit hücreleri tarafından algılanır. Ancak dendrit hücreleri her çağrıya değil, sadece belirli bir ses eşiğinin üzerindeki alarm çağrılarına cevap verirler. Yeni güvenlik sistemi de bağışıklık sisteminin bu özelliği üzerine kurulmuştur. Sistemin yazılımı, tıpkı dendrit hücreleri gibi davranarak bilgisayar ağını taramakta ve network trafiğindeki veya hata mesajlarının sayısındaki olağandışı artışı araştırmaktadır. Eğer bu tehlike sinyalleri önceden belirlenmiş sınırın üzerine çıkarsa sistem alarm vermeye başlamaktadır.</p>
<p>Hücrelerin, vücudu tehlikelere karşı bu kadar üstün ve kompleks bir sistemle korumayı öğrenmesi, hücrenin üstün bir akıl ve güç tarafından yaratıldığının açık bir delilidir. Onlarca bilim adamının bir araya gelerek, teknoloji, akıl, bilim ve bilgiyle ancak taklit edebildiği bir sistemin, şuur, bilgi ve akıl sahibi olmayan moleküller tarafından kendiliğinden oluştuğunu iddia etmek elbette ki büyük bir mantıksızlıktır. Yaratmanın yegane sahibi olan Allah ayetlerinde şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Nahl Suresi, 17-18)</p>
<p><strong>Elektrik Sinyalleri Tam Zamanında İletilmesiydi&#8230; </strong></p>
<p>Manzaranın güzelliğini, yediğiniz yemeğin tadını, dokunduğunuz yerin parmağınızı yakacak kadar sıcak olduğunu saatler sonra algıladığınızı ya da size sorulan bir soruyu anlayıp cevap vermenizin onlarca dakika sürdüğünü düşünelim&#8230; Karşıdan karşıya geçmek, araba kullanmak, çatalınızı ağzınıza götürmek, beğendiğiniz bir kıyafet hakkında yorum yapmak ve binlerce örneklendirebileceğimiz davranış ve düşünceler, yaşantınızda ciddi boyutlarda uyumsuzluğa, hatta hayatınızı tehlikeye atacak durumlara dönüşebilirdi. Zamanlamanın algıladığımız olay ve konuşmalarla uymaması, bizim için hayatı yaşanmaz bir hale getirebilirdi. Üstelik bunlar sadece istemli olarak yaptığımız davranışlardır. Bir de vücudumuzun kalp atışı gibi irademiz dışındaki faaliyetleri vardır ki, bunlarla ilgili sinyallerin yavaşlaması hayati sonuçlar doğurabilir. Ancak Rahman ve Rahim olan Rabbimiz’in nimetiyle, insan vücudunda herşey olması gerektiği gibidir. Bir Kuran ayetinde Allah’ın herşeyi bir ölçü ile yarattığı şöyle haber verilmektedir:</p>
<p>“Allah, her dişinin neyi yüklendiğini (neye hamile kaldığını) ve döl yataklarının neyi eksiltip neyi eklediğini bilir. O’nun Katında herşey bir miktar (ölçü) iledir.” (Ra’d Suresi, <img src='http://www.evrimteorisi.net/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.evrimteorisi.net/gercekler/vucudumuzun-kablolari-dendrit-ve-aksonlar-teknolojiye-nasil-ilham-kaynagi-oldular/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vücudumuzdaki Bakır Oranı Çok Hassas Bir Dengeyle Yaratılmıştır</title>
		<link>http://www.evrimteorisi.net/genel/vucudumuzdaki-bakir-orani-cok-hassas-bir-dengeyle-yaratilmistir/</link>
		<comments>http://www.evrimteorisi.net/genel/vucudumuzdaki-bakir-orani-cok-hassas-bir-dengeyle-yaratilmistir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Feb 2012 20:05:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Evrim Teorisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.evrimteorisi.net/?p=3774</guid>
		<description><![CDATA[Vücudumuz tıpkı cebimizdeki ya da cüzdanımızdaki bozuk paralar gibi demir, bakır, çinko, magnezyum, mangan, vanadyum, molibden, selenyum ve hatta nikel içerir. Canlılığın temeli olan elementlerin (karbon, oksijen, hidrojen, kalsiyum, nitrojen, fosfor) aksine vücudumuzdaki metaller sentezlenemez ve geri dönüştürülemez. Fakat vücudumuza alındıklarında özenle işlenirler. Bu metallerden biri olan bakır, vücudumuzdaki çok sayıda faydalı işlevi yerine getiren [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Vücudumuz tıpkı cebimizdeki ya da cüzdanımızdaki bozuk paralar gibi demir, bakır, çinko, magnezyum, mangan, vanadyum, molibden, selenyum ve hatta nikel içerir. Canlılığın temeli olan elementlerin (karbon, oksijen, hidrojen, kalsiyum, nitrojen, fosfor) aksine vücudumuzdaki metaller sentezlenemez ve geri dönüştürülemez. Fakat vücudumuza alındıklarında özenle işlenirler. Bu metallerden biri olan bakır, vücudumuzdaki çok sayıda faydalı işlevi yerine getiren mükemmel bir biyolojik metaldir. Fakat bu metalin vücudumuzdaki oranı Allah’ın yarattığı belirli bir ölçü iledir. Eğer onu işleyen bu mekanizmada düzensizlik olur ve bakırın hassas oranı değişirse vücudumuzda tamiri çok zor hasarlar meydana gelebilir.</p>
<p><strong>* Bakırın vücudumuza olan faydaları nelerdir?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>* Bu mineralin vücumuzdaki eksikliği nelere yol açar?</strong></p>
<p>Vücudun günlük bakır ihtiyacı 1,5–3 mg arasında değişir. Bakır, vücut tarafından zor emilen bir maddedir. Besinlerdeki bakırın ancak %5’i vücut tarafından emilir. Zeytin, badem, fındık, ceviz, taze ve kuru üzüm, arpa, tam buğday ekmeği, bal, kuzu ciğeri, portakal, pancar, pekmez, brokoli, fasulye ve bezelye gibi besin kaynaklarında bol miktarda bulunan bakır vücuda alındıktan sonra indirgenmiş halde (Cu(+) ) duramaz. Bu mineral elektron kaybeder (Cu2+) ve çok amaçlı fonksiyonlar için tüm canlı organizmalar tarafından kullanılır.</p>
<p>Diğer taraftan bakır, insanın hastalanması ve ölümüne sebep olan potansiyel bir toksiktir. Hücre içi serbest bakır, proteinlere, nükleik asitlere ve lipitlere zarar veren hidroksil radikalleri oluşturabilir ve birtakım önemli hücresel enzimin aktivitesi için gerekli olan demir-sülfür kümelerinin sentezi ile karışabilir. Bu nedenle bakır vücutta özenle işlenmelidir.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">İşte Rabbimiz vücudumuzda bu faydalı fakat aynı zamanda riskli olan metali özenle işleyen mekanizmalar yaratmıştır:</span><br />
<span style="text-decoration: underline"><br />
</span>* Hücre içine ve dışına bakır taşıyan taşıyıcılar ve aktarıcılar: Bu mekanizma vücuttaki bakırı yakalayıp hücre içine, dışına veya organellere taşır.</p>
<p>* Transkripsiyonel (kopyalayıcı) baskılayıcılar: Bakır miktarının düşük olması durumunda bakır atılımını sağlayan genleri baskılayarak bakırın normal düzeyde tutulmasını sağlarlar.</p>
<p>* Metal indirgeyiciler: Cu(2+) yi Cu(+)’ya indirger.</p>
<p>* Şaperonlar: Bakır içeren metalloproteinleri (metal iyonu içeren proteinler) birleştirmeye ya da plasenta zarından veya kan-beyin bariyerinden bakır iyonlarının geçmesine yardım eden enzimlerdir.</p>
<p>* Enerji pompaları: Elektron transfer zincirini sağlar.</p>
<p>Kuşkusuz insan vücudunu koruyan ve en ince detaylarla süslü olan böyle bir sistemi, alemlerin Hakimi olan Yüce Allah var etmiştir. Bir ayette Allah&#8217;ın mükemmel yaratma ilmi şöyle bildirilmiştir:</p>
<p>&#8220;O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, &#8216;şekil ve suret&#8217; verendir. En güzel isimler O&#8217;nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O&#8217;nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.&#8221; (Haşr Suresi, 24)</p>
<p><strong>Allah İnsan Vücudundaki Bakır İçin Çok Hassas Bir Oran Belirlemiştir</strong></p>
<p>İnsan vücudunda yaklaşık 100–150 gr kadar bakır elementi bulunmaktadır. Bunun %10’u karaciğer ve beyinde, geri kalanı ise kanda bulunur. Bakır, kanda hem plazmaya hem de alyuvarlara dağılmıştır. Kanda demir ile birlikte hemoglobinleri meydana getirirler. Bakırın insan vücudundaki pek çok organın çalışması veya enzimlerin üretilmesi bakımından büyük önemi vardır:</p>
<p>* Birçok enzimin fonksiyonunu ve kalbin çalışmasını düzenler.</p>
<p>* Kırık kemiklerin kaynamasını hızlandırır.</p>
<p>* Vücut dokusunun yenilenmesinde ve kemik yapısının sağlamlığının artmasında görevli enzimler için gereklidir.</p>
<p>* Alerji ve inflamasyonu kontrol eden histaminaz enziminin görevinde etkilidir.</p>
<p>* Protein sentezlenmesinde ve enerji üretiminde görev alır.</p>
<p>* Oksijen taşıyıcı görev yapan hemoglobin formasyonunda katalizör görevi görür ve hemoglobine bağlı demirin korunmasında görev alır.</p>
<p>* Çinko ve C vitamininin kullanımı için gereklidir.</p>
<p>* Alyuvarların oluşumuna katkıda bulunur.</p>
<p>* Beyin, sinir sistemi ve bağ dokusu sağlığı için bakır miktarı çok önemlidir.</p>
<p>* Saç ve deri sağlığı için faydalıdır. Çünkü saçtaki keratin dokusu ve pigmentlerin yapımında görevli tirosinaz için bakır gereklidir.</p>
<p>İşte bakırın taşıdığı bu önem nedeniyle insan vücudundaki miktarı çok önemlidir.</p>
<p><strong>Eğer bakır Allah’ın yarattığı hassas miktarın üzerine çıkarsa;<br />
</strong><br />
* Kanser riski büyük oranda artar.</p>
<p>* Depresyon, şizofreni, alzheimer gibi ciddi zihinsel rahatsızlıklara eğilim artabilir.</p>
<p>* Hipertansiyon gibi bedensel rahatsızlıklara yol açar.</p>
<p>* Vücudun böbrek, karaciğer, kornea ve beyin gibi bazı dokularında bakır depolanması sonucu ortaya çıkan Wilson hastalığına sebep olur. Hastalığın ileri dönemlerinde karında şişlik, sarılık, karaciğer iltihabı, görme bozuklukları ve beyine verdiği zararlardan dolayı merkezi sinir sistemi bozuklukları ortaya çıkar.</p>
<p>* Parkinson hastalığı, Huntington hastalığı gibi kol, bacak, gövde ve yüz kaslarının ani ve istemsiz kasılması veya titremesi ile ortaya çıkan kas ve sinir sistemi bozukluklarına neden olur.</p>
<p>* Zeka geriliği ve üç yaş öncesi ölümle sonuçlanan karaciğer ve beyinde bakır seviyesinin düşmesi ve bağırsaklar ile böbreklerde bakır miktarının artmasına yol açan Menkes hastalığı ve enfeksiyonlara yatkınlık oluşabilir.</p>
<p><strong>Eğer bakır Allah’ın yarattığı hassas miktardan az olursa;<br />
</strong><br />
* Kansızlık görülür.</p>
<p>* Vücut direnci azalır.</p>
<p>* Güçsüzlük, deride yara ve egzama gibi problemlere yol açar.</p>
<p>* Ayrıca, saç dökülmesi, iştahsızlık ve çarpıntı meydana gelebilir.</p>
<p>* Bağışıklık sistemi zayıflar.</p>
<p>* Kemikler ve dokuların yapısı olumsuz etkilenir.</p>
<p><strong>Allah Herşeyi Uyum İçinde Yaratandır</strong></p>
<p>İnsan vücudunun her parçasında insan yaşamını gözeten bir amaç ve bu amaca yönelik kusursuz bir uyum ve denge vardır. Bedenin hangi özelliğini incelersek inceleyelim, bedenimizi ve bedenin kusursuz bir şekilde çalışması için gerekli olan sistemleri yoktan yaratmış olan Yüce Allah&#8217;ın sonsuz bilgi, akıl ve kudretini görürüz. Herşey O&#8217;nun iradesine boyun eğmiştir ve dolayısıyla herşey kusursuz bir uyum içindedir.</p>
<p>20. yüzyılda bilimin varmış olduğu bu sonuç, insanlara Kuran&#8217;da bildirilmiş olan bir gerçeğin teyididir. Herşeyin Yaratıcısı olan Yüce Allah, her detayın Kendi yaratışının mükemmelliğini gösterdiğini, Kuran&#8217;da insanlara şu şekilde bildirmiştir:</p>
<p>&#8220;O, biri diğeriyle &#8216;tam bir uyum&#8217; içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman&#8217;ın yaratmasında hiçbir &#8216;çelişki ve uygunsuzluk&#8217; göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.&#8221; (Mülk Suresi, 3-4)</p>
<p>Doğada bulunan bütün mineraller vücudumuzda da bulunur. Mineraller sağlıklı yaşam için gereklidir; onlar olmadan vücut, yaşaması için gerekli fonksiyonları sağlıklı bir şekilde sürdüremez.</p>
<p>Mineraller vücudun kendi kendine oluşturamadığı inorganik maddelerdir. Sağlığımız için çok önemli olan 15&#8242;ten fazla sayıda mineral vardır. Mineraller çoğunlukla vitaminlerle birlikte çalışarak vitaminlerin en fazla ihtiyaç duyulan bölgeye ulaşmalarını sağlarlar. Vitaminler de mineraller için aynı şekilde çalışır.</p>
<p>Mineraller vücudun sağlıklı kalabilmesi için gerekli kimyasal maddeler ile bu maddelerin inorganik bileşikleridir. Her mineralin, diğer besin maddelerinin etkisini güçlendiren tamamlayıcı bir görevi vardır. Bu önemli minerallerden biri de bakırdır. Vücudumuzda hemen hemen tüm dokularda yer alan bakır enzimlerinin rol aldığı reaksiyonlarda hayati rol oynamaktadır. Herşeyin Yaratıcısı olan Rabbimiz, bizim için her yönden kusursuz bir sistem yaratmıştır. Bu bize Rabbimiz’den başka ilah olmadığını bir kere daha gösterir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:</p>
<p>&#8220;Sizin İlahınız yalnızca Allah&#8217;tır ki, O&#8217;nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır.&#8221; (Taha Suresi, 98)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.evrimteorisi.net/genel/vucudumuzdaki-bakir-orani-cok-hassas-bir-dengeyle-yaratilmistir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evrim Ve Yaratılış</title>
		<link>http://www.evrimteorisi.net/evrim/evrim-ve-yaratilis/</link>
		<comments>http://www.evrimteorisi.net/evrim/evrim-ve-yaratilis/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Feb 2012 20:03:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Evrim Teorisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Evrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.evrimteorisi.net/?p=3769</guid>
		<description><![CDATA[Teorinin Hikayesi Teori, tüm canlıların ilkelden gelişmişe doğru birbirinden evrimleşerek var olduğunu ortaya atıyordu. Buna göre, önce tek hücreli canlılar oluşmuştu. Sonra suda yaşamın ilk örnekleri, ilk balıklar var olmuştu. Sonra günlerden bir gün, bu balıklar yürümek istemiş (!) ve karada yaşamaya başlamışlardı. Nasıl olmuşsa olmuş, solungaçları akciğere, yüzgeçleri de ayaklara dönüşmüştü!&#8230; Daha sonra bazı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="text-decoration: underline">Teorinin Hikayesi </span></p>
<p>Teori, tüm canlıların ilkelden gelişmişe doğru birbirinden evrimleşerek var olduğunu ortaya atıyordu. Buna göre, önce tek hücreli canlılar oluşmuştu. Sonra suda yaşamın ilk örnekleri, ilk balıklar var olmuştu. Sonra günlerden bir gün, bu balıklar yürümek istemiş (!) ve karada yaşamaya başlamışlardı. Nasıl olmuşsa olmuş, solungaçları akciğere, yüzgeçleri de ayaklara dönüşmüştü!&#8230; Daha sonra bazı hayvanlar uçmak istemiş ve kanat sahibi olmuşlardı!&#8230;</p>
<p>Hikaye böyle devam ediyor ve en son da maymunların insana dönüştükleri gibi çarpıcı bir iddiayla son buluyordu. Yani insanlar, Allah&#8217;ın yarattığı Hz. Adem ve eşinden başlayarak çoğalmamış, maymunlardan evrimleşmişlerdi. Kısacası, &#8220;yaratılmamış&#8221;lardı!..Evrim&#8217;i ortaya atan kişilerin (önce Lamarck, sonra Darwin) yaptıkları aslında şuydu:</p>
<p>Mutlaka ve mutlaka canlıların &#8220;yaratılmamış&#8221;olduklarını ispatlayan bir teori geliştirmeye çalışıyorlardı. Bunun için de düşünüp-taşınmış ve sonunda, birbirine benzeyen canlıların birbirinden evrimleştiği gibi bir iddia atmışlardı ortaya. Ayrıca &#8220;hayat şartları&#8221;nın hayvanları evrimleşmeye zorladığını da iddia etmişlerdi. Örneğin Lamarck, zürafaların boyunlarının uzun olmasını, ağaçların üstündeki yapraklara uzanmak istemelerinden kaynaklandığını iddia etmişti. Buna göre, nesiller boyunca zürafaların boyunları santim santim uzamıştı.</p>
<p>Bu iddia görünüşte zekice bir iddiaydı, ancak gerçekte bir safsataydı. Çünkü bir süre sonra anlaşılmıştı ki, hayvanlar &#8220;hayat şartları&#8221; nedeniyle kazandıkları özellikleri bir öteki nesle aktarmıyorlardı. Yani bir zürafa kendisini zorlayarak boynunu bir kaç santim uzatsa bile, doğan yavrusunun boynu yine standart ölçülerde oluyordu.</p>
<p>Ama Lamarck&#8217;ın bu teorisinin yanlış olduğunun anlaşılması, evrim teorisinin ateşli taraftarlarının hızını kesmedi. Bu kez Charles Darwin çıktı ortaya. 1859 yılında yazdığı On The Origin of Species by Means of Natural Selection (Doğal Seleksiyon Yoluyla Türlerin Kökeni Üzerine) adlı kitabında, canlıların farklılığını &#8220;doğal seleksiyon&#8221; teorisi ile açıklamaya kalktı. Doğal seleksiyon, doğal ortama ayak uyduramayan zayıf canlıların yok olması, bu ortama ayak uyduran güçlü canlıların da türlerini devam ettirmesine dayanıyordu. Darwin, Lamarck&#8217;ın kazanılmış özelliklerin (zürafanın boynunun sözde uzaması gibi) bir sonraki nesle aktarılması tezine doğal seleksiyonu da ekleyerek, canlı türlerinin kökenini açıklamaya çalışmıştı.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Neo-Darwinizm </span></p>
<p>Ancak zamanla Darwin&#8217;in teorilerinin de tutarlı olmadığı ve canlıların varoluşunu açıklamaktan çok uzak olduğu ortaya çıktı. Lamarck&#8217;ın kalıtım ile ilgili teorileri kökten yanlış olduğu DNA&#8217;nın keşfedilmesiyle birlikte anlaşılmıştı. Doğal seleksiyon&#8217;un ise, yeni bir tür yaratmaya yetmeyeceği görüldü: Bu sistem, bir canlı türü içinde en güçlü olanını seçip yaşatabilirdi, ancak yeni bir tür oluşturamazdı. Örneğin doğal seleksiyon sayesinde, sürüngen türleri içinde en güçlü olanlar kalabilir ve diğerleri yok olabilirdi, ancak asla ve asla sürüngenler sözgelimi kuşlara dönüşemezdi. Ancak evrimciler yine pes etmediler.</p>
<p>Bu kez neo-Darwinizm çıktı ortaya. Bu yeni evrimcilerin tezi, canlıların farklılığının mutasyonlara dayandığı şeklindeydi. Mutasyonların, yani başta radyasyon olmak üzere canlıların DNA&#8217;sını bozan değişimlerin, farklı türlerin kökeni olduğunu öne sürdüler. Oysa zamanla bu teori de rağbet görmemeye başladı: Çünkü mutasyonlar ancak mevcut DNA kodunu bozuyordu, yeni DNA kodları üretmiyordu. Bir başka deyişle, mutasyona uğrayan canlının ancak organları köreliyor ya da yer değiştiriyordu. Fakat yeni bir organın oluşması mümkün değildi. Üstelik mutasyonların tamamına yakını zararlıydı. Bu nedenle de mutasyon tezi, evrim iddiasına dayanak oluşturmaktan çok uzak kaldı.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Evrim&#8217;in Sözde Delilleri </span></p>
<p>Evrim teorisinin en büyük çıkmazlarından biri, kendisini destekleyecek hiç bir somut bulgunun olmayışıdır. Yapılan bütün araştırmalara ve harcanan büyük paralara rağmen evrim teorisi&#8217;ni destekleyecek bulgular bir türlü ortaya çıkmamaktadır. Oysa, eğer evrim diye bir şey gerçekleşmiş olsaydı, milyonlarca delilin bulunmuş olması gerekirdi.</p>
<p>Evrimcilerin milyonlarcasını bulmuş olmaları gereken bu &#8220;delil&#8221;ler, &#8220;ara geçit formu&#8221; denen canlıların fosilleridir. Evrimin iddiasına göre, canlılar birbirlerinden türemişlerdir. Örneğin insan, bu iddiaya göre, maymunlardan dönüşerek oluşmuştur. Bu dönüşüm bir günde olmadığına, hatta evrimci iddiaya göre yüzbinlerce hatta milyonlarca yıl sürdüğüne göre, yarı insan-yarı maymun milyonlarca canlının yaşamış olması gerekir.</p>
<p>Aynı şey sudan karaya geçiş, ya da karadan havaya geçiş için de geçerlidir: Milyonlarca yarı balık-yarı sürüngen, ya da yarı sürüngen-yarı kuş canlının yaşamış olması gerekir. İşte evrim&#8217;deki dönüşümleri gösteren bu &#8220;ucube&#8221; varlıklara arageçit formu denilir.Ve eğer evrim gerçekleşmişse, bu ara geçit formlarından yüzbinlercesinin fosilleşerek günümüze ulaşmış olması gerekir. İşte evrimin çıkmazı buradadır: Bir yüzyılı aşkın bir süredir hararetle yürütülen &#8220;ara geçit formu bulma&#8221; çabalarına rağmen, bir türlü istenen fosiller bulunamamaktadır. Evrimcilerin bu konuda yaptıkları bazı &#8220;itiraf&#8221;lar, oldukça çarpıcıdır. Örneğin ünlü doğabilimci A. H. Clark, şöyle der:</p>
<p>&#8220;Madem ki biz fosil veya yaşayan büyük gruplar arasında geçiş gösteren en ufak bir delile sahip değiliz o halde, böyle ara tiplerin hiç bir zaman olmadığını kesinlikle kabul etmemiz gerekir.&#8221;</p>
<p>Tanınmış bir genetikçi ve evrimci olan Richard B. Goldschimdt ise, &#8220;ara geçit formu&#8221; diye bir şeyin olmadığını itiraf ettikten sonra, türlerin &#8220;birden bire ortaya çıktıklarını&#8221; şöyle kabul ediyor:</p>
<p>&#8220;Pratikte bütün bilinen familyalar görünen herhangi bir geçiş formu olmaksızın aniden ortaya çıkmaktadır.&#8221;</p>
<p>Ara geçit formu olmamasının anlamını evrimciler de kabul etmektedirler: Canlılar &#8220;birden bire&#8221; ortaya çıkmışlardır. Ve açıktır ki, &#8220;birden bire ortaya çıkmak&#8221; demek, yaratılmak demektir.Ancak kuşkusuz canlıların &#8220;birden bire&#8221; ortaya çıkmış, yani yaratılmış oldukları gerçeği, evrimciler tarafından, &#8220;ideolojik&#8221; nedenlerden dolayı kabul edilemez. Üstte sözlerini aktardığımız birkaç bilim adamı bunu itiraf etse de, genel olarak evrimciler, &#8220;ara geçit formu bulunmadığı&#8221; gerçeğini kabul etmezler.Bu durumda evrimcilerin yaptıkları tek bir şey vardır.</p>
<p>Milyonlarca yıl önce yaşamış ve soyu tükenmiş olan bazı canlıların fosillerini bulur ve bu fosillerin birer &#8220;ara geçit formu&#8221; olduğunu öne sürerler. Bu yöntemle üretilmiş olan sözde ara geçit formları da, tüm dünyaya &#8220;evrimin büyük delili&#8221; olarak gösterilir. Oysa evrimciler tarafından &#8220;işte ara geçit formu&#8221; diye öne sürülen bir kaç canlının da hiçbiri gerçekte böyle bir özelliğe sahip değildir. Zamanla bu gerçek ortaya çıkmıştır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Canlı Fosil Coelacanth </span></p>
<p>Örneğin evrimciler tarafından yaklaşık 70 milyon yıl önce soyu tükenmiş bir canlı olarak tanıtılan ve sudan karaya geçiş formu olarak gösterilen Coelacanth (Rhipitistian Crossopterigian) adlı balık, evrimcilerin büyük şaşkınlığı altında, 1939 yılında Madagaskar açıklarında canlı olarak bulunmuştur. Aynı balık daha sonra açık denizlerde 50&#8242;ye yakın kez yakalandı. Ve görüldü ki, balığın &#8220;ara geçit formu&#8221; olarak tanıtılmasına neden olan organları (iç kulak girintileri, baş tipli omurgası ve yüzme kesesi) hiç de &#8220;ara geçit formu&#8221; olacak özelliklere sahip değildi.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Kuşların Hayali Atası Archaeopteryx </span></p>
<p>Evrimciler tarafından &#8220;işte büyük delil&#8221; olarak sunulan ikinci canlı ise, Archaeopteryx adıyla bilinen 135 milyon yıllık bir kuş fosiliydi. Hayvan, kanat kenarlarındaki pençeye benzer organları, küçük dişleri ve kuyruğundaki omurgası nedeniyle evrimciler tarafından &#8220;sürüngenlerden kuşlara geçiş formu&#8221; olarak tanıtıldı. Ancak ilerleyen yıllarda, 1984&#8242;de Batı Teksas Çölü&#8217;nde bulunan 225 milyon yıllık bir kuş fosili tüm bu iddiayı çürüttü. Çünkü Protoavis adı verilen bu hayvan, &#8220;kuşların atası&#8221; olduğu öne sürülen Archaeopteryx&#8217;ten 75 milyon yıl daha yaşlı olmasına rağmen tam bir kuştu. Ayrıca Archaeopteryx&#8217;in &#8220;ara geçit formu&#8221; olarak gösterilmesindeki en büyük neden olan pençeleri de hiç bir şey ifade etmiyordu: Bugün Güney Amerika&#8217;da yaşayan Opisthocomus Hoatzin adlı kuşun da pençeleri vardır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">At Serileri Aldatmacası </span></p>
<p>Evrim&#8217;in &#8220;üç büyük delil&#8221;inden üçüncüsü ise At Serileri&#8217;dir. Evrimciler soyu tükenmiş at türlerini, yalnızca işlerine gelenleri kullanarak küçükten büyüğe doğru dizmiş ve günümüzdeki atın bu seri içinde evrimleşerek oluştuğunu iddia etmişlerdir. Oysa bu sıralamada tırnak sayısı, kaburga sayısı gibi birbirini tutmayan ve sırayı bozan etkenler vardır. Bu nedenle At Serileri&#8217;nin de gerçek bir delil olma özelliği yoktur. Evrimcilerin bu At Serileri&#8217;nde yaptıkları şey, daha pek çok yerde uyguladıkları gibi, birbirine benzeyen ve soyu tükenmiş hayvanları art arda dizip bunların birbirinden evrimleştiğini iddia etmektir.</p>
<p>Oysa bu hayvanların birbirinden evrimleştiklerini gösteren hiç bir delil yoktur; tam tersine evrimleşmediklerini gösteren çok sayıda delil vardır.&#8221;İşte delil&#8221; diye sundukları tüm fosillerin birbiri ardına çürümesi, Evrimcileri büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştır kuşkusuz. Ancak yine de, &#8220;belki bir gün çıkar&#8221; umuduyla, delil bulma arayışı sürmektedir.</p>
<p>Fakat evrim propagandasını yürüten güçlerin &#8220;belki&#8221; bulunacak bu delilleri beklemeye zamanları yoktur (ki ne kadar beklerlerse beklesinler bulamayacaklardır). Biraz öne de belirttiğimiz gibi, evrim siyasi hedeflere hizmet eden bir düşüncedir ve bu nedenle de ne şekilde olursa olsun ispatlanmalı ve toplumlara kabul ettirilmelidir! Bu işi için gerektiğinde kirli yöntemler, yani sahtekarlıklar da devreye sokulmalıdır.Nitekim sokulmuştur. Evrimci çalışmaların tarihi, büyük bilim sahtekarlıkları ile doludur.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Evrimcilerin Düzenledikleri Sahtekarlıklar </span></p>
<p>Evrimciler milyonlarca yıl sürdüğünü iddia ettikleri evrim&#8217;e, delil olabilecek tek fosil bile bulamayınca çareyi delilleri kendileri üretmekte buldular. Uzun araştırmalar sonucu elde edilmiş gibi gösterdikleri bu delilleri televizyon, basın ve ders kitaplarına sokarak milyonlarca kişiyi aldattılar. İşte bu sahtekarlıklardan birkaçı.</p>
<p>1- Piltdown Adamı Sahtekarlığı</p>
<p>1912 yılında, Charles Dawson isimli bir İngiliz araştırmacı, İngiltere&#8217;nin güneyindeki Piltdown taş ocağı çukurunda bazı kafatası parçaları ve üzerinde iki diş bulunan bir çene kemiği bulduğunu açıkladı. Kafatası insansı, çene kemiği ise maymunsu özellikteydi ve bu özellikleriyle, insanın evrimi düşüncesine büyük destek olduğu düşünüldü. Fosilin yaşı 500.000 yıl olarak tahmin edilerek, ünlü British Mueum&#8217;da tam 40 yıl sergilendi.</p>
<p>Gerçekte ise büyük bir evrim sahtekarlığıyla karşı karşıya olunduğu ancak 1949 &#8216;da ortaya çıktı. 1949&#8242;da aynı müzeden paleontolog Kenneth Oakley çene kemiği ve kafatasına o yıllarda yeni keşfedilmiş bir yaş tayini yöntemi olan &#8220;flor testi&#8221;ni uyguladı. Sonuç hayret vericiydi. Çene kemiği ancak birkaç sene toprak altında kalmıştı. Kafatası ise en fazla birkaç bin yıllıktı. Bu, fosillerin başka yerlerden çıkarılarak Piltdown&#8217;a getirildiğinin ve kesinlikle kafatası ve çenenin aynı varlığa ait olmadığının ispatıydı.Ortada açık bir sahtekarlık vardı. Ancak olay bununla bitmiyordu. C.Dawson&#8217;un fosillerin yanında bulduğunu iddia ettiği ilkel araçların çelik aletlerle yontulmuş adi birer taklit olduğu da ortaya çıkarıldı. Çene kemiği ise kafatasıyla olan uyumsuzluğunu örtbas etmek için eklem yerlerinden tahrip edilmişti. Çene üzerindeki iki diş ise yıpranmış görüntüsü vermek için eğelenmişti.</p>
<p>Charles Dawson&#8217;un yaptığı diğer bir sahtekarlık ise fosillere eski görünümü vermek için üzerlerini özel olarak lekelendirmesiydi. 1953&#8242;te Oxford Üniversitesi Anatomi Bölümü&#8217;nden Le Gras Clark ve J.S.Weiner, kafatası ve çene kemiği üzerindeki araştırmalarıyla, fosillerin kimyasal bir madde (potasyumdikromat) ile özel olarak lekelendirildiğini ortaya çıkardılar. Bu lekeler, kemikler asitle yıkandığında tamamen kaybolmuştu.</p>
<p>1953&#8242;de kemiklerin kimyasal analizle tarihlendirilmesiyle bilimadamları Piltdown Adamı&#8217;nın dahiyane bir sahtekarlık olduğunu buldular. Kafatası modern bir insanın, çene kemiği de modern bir orangutanındı.Ancak evrimciler yılmadılar; ne olursa olsun, nasıl olursa olsun kabul ettirilmesi gereken teoriyi, yeni sahtekarlıklarla desteklemeye giriştiler.</p>
<p>2- Java Adamı Sahtekarlığı</p>
<p>Eugène Dubois isimli Hollandalı bir anatomist, 1891 yılında Java&#8217;da alınsız bir kafatası, ertesi yıl bu kafatasının 15 metre uzağında 1 adet uyluk kemiği buldu. Kafatası maymunsu, uyluk kemiği ise insansı karakterdeydi.İki ayrı yerde bulunmasına ve aralarında bir bağlantının olduğunu gösterir en ufak bir kanıt olmamasına rağmen kafatası ve uyluk kemiği aynı varlığa aitmiş gibi tanıtıldı. Fosilin, yarı maymun yarı insan bir varlığa ait olduğu ileri sürüldü ve &#8220;dik duran maymun adam&#8221; manasına gelen Pithecanthropus Erectus adı verildi.</p>
<p>Dr. Dubois sadece maymun ve insan fosillerini birleştirerek bir insan-maymun varlık oluşturmakla kalmamıştı. Dr. Dubois Java Adamı olarak tanıttığı fosilleri bulmadan 2 sene önce 1889&#8242;da, aynı devire ait iki modern insan kafatası bulmuştu. Bu kafatasları o devirde yeryüzünde insanların yaşadığını ispat ediyordu. Dolayısıyla Java Adamı&#8217;nın insanın atası olma ihtimali kalmıyordu.</p>
<p>Dr. Dubois hayatı boyunca gizlediği bu fosillerin varlığını 1920&#8242;de açıkladı. Dahası Java Adamı&#8217;nın kafatasının gerçekte büyük bir gibona ait olduğunu da itiraf etti.</p>
<p>3- Nebraska Adamı Sahtekarlığı</p>
<p>1922&#8242;de ABD&#8217;nin Nebraska Eyaleti&#8217;nde bulunan bir dişe dayanılarak bunun maymun ve insan arası bir canlıya ait olduğu iddia edildi. 5 sene boyunca evrimin önemli delilleri arasında gösterildi. Tanınmış dergi ve gazeteler tek bir dişten aldıkları ilhamla hayali çizimler yaptılar. Hatta Illustrated London News&#8217;de Nebraska adamı&#8217;na bir de eş çizilmişti. Ancak 1927&#8242;de fosilin nesli tükenmiş bir domuz türüne ait olduğu anlaşıldı!</p>
<p>4- Orce Adamı Sahtekarlığı</p>
<p>İspanya&#8217;da 1990 yılında bulunan bu fosilin Avrupa&#8217;da yaşayan en yaşlı insana ait olduğu öne sürüldü ve bulunduğu yerin adı verilerek &#8220;Orce Man&#8221; (Orce Adamı) denildi. Ancak Fransız uzmanlar yaptıkları karşılaştırmalı çalışmalardan sonra kafatasının gerçekte 6 aylık bir eşeğe ait olduğunu ispatladılar!Bunlar, evrimcilerin ortaya attıkları sahte delillerdir. Ancak tüm bu tecrübeler, bu sahte delillerin pek işe yaramadığını, zaman içinde gerçeğin ortaya çıktığını göstermiştir. Öyle ya, bir insan kafatasına bir yıllık bir orangutan çenesi monte edip bunu &#8220;500 bin yıllık fosil&#8221; olarak insanlara sunmak, ya da bir domuz dişinden yola çıkarak maymun-insan arageçit formu çizmek oldukça tehlikelidir.</p>
<p>Bu sahtekarlıklar kolayca ortaya çıkıp birer skandala dönüşebilir.Bu nedenle çoğu Evrimci bu tür tehlikeli numaralara girişmektense ufak sahtekarlıkları tercih etmiştir. Yapılan şey gayet basittir: Elde edilen farklı fosiller üzerinde biraz oynayınca, evrimi sözde ispatlayan deliller üretmek mümkün olabilmektedir. Ufak rakam ya da şekil oyunları ile, en azından &#8220;zararlı&#8221; (yani evrimi yalanlayan) deliller göz önünden uzaklaştırılabilir.</p>
<p>Haeckel isimli bilimadamı da evrim teorisini ispatlamak için sahtekarlık yapmaktan kaçınmayanlardandır. Haeckel&#8217;in iddiası, &#8216;Bireyoluş, soyoluşun tekrarıdır&#8217; cümlesiyle özetlenmektedir. Embriyolojik gelişimin, evrimsel gelişimin bir tekrarını içerdiği şeklinde de tanımlanabilecek bu iddiayı ispatlamak için Haeckel, maymun ve insan embriyolarından üçte birlik bölümü çıkarıp atmakta bir sakınca görmemişti. Haeckel, evrim&#8217;i ispatlamak uğruna yaptığı bu tür &#8220;ufak&#8221; sahtekarlıkları itiraf ederken, diğer meslektaşlarının da aynı yolu izlediğini şöyle açıklıyor:</p>
<p>&#8220;İtiraf etmeliyim ki benim birçok şeklimden küçük bir bölümü % 6&#8242;sı veya % 8&#8242;i yalanlanabilir. Doğru olarak kalanlar ise geçişlerdeki büyük farkları, geçiş formlarındaki yoklukları tamamlamaya ve basitten komplekse doğru eksiksiz bir evrim modelini ileri sürmeye yetmez&#8230;</p>
<p>Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi ayıplanmış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum şudur ki; suçlu durumda yanyana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış sahtekarlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmiş şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor.&#8221;</p>
<p>Bu itiraftan da açıkça anlaşıldığı gibi, evrim, &#8220;bilim aşkı&#8221; uğruna üzerinde kafa yorulan bir teori değildir. Tam tersine, ne olursa olsun ispatlanmaya çalışılan bir tür inançtır. Gerektiğinde çeşitli sahtekarlıklar kullanılarak, gerektiğinde sahte deliller üreterek, &#8220;birileri&#8221; mutlaka ve mutlaka bu çürük teoriyi gerçekmiş gibi insanlara kabul ettirmek istemektedir.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Evrimin Ardındaki Hedef </span></p>
<p>Evrim teorisinin geçirdiği süreç bize önemli bir şey göstermektedir: Evrim, bilim adamlarının gözlem ya da deney yoluyla buldukları bir gerçek değildir. Tam aksine bilim çevrelerinin büyük bir bölümü evrimin varlığına önce inanmakta, sona da bunu ispatlamak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Ortaya attıkları evrim modelleri bir bir çürük çıkmakta, ancak yine de bu teoriyi savunmaktan vazgeçmemektedirler.</p>
<p>Bu durumun en ilgi çekici örneklerinden birini, Türkiye&#8217;deki en ünlü evrimcilerden biri olan Prof. Dr. Ali Demirsoy&#8217;un &#8220;Kalıtım ve Evrim&#8221; adlı kitabında yazdığı ilginç mantıklarda görebiliriz. Demirsoy, evrim&#8217;in en büyük çıkmazı olan organik evrim&#8217;in en önemli aşamasının, yani bir proteinin &#8220;tesadüfen&#8221; oluşmasının imkansız olduğunu itiraf etmekte, ancak &#8220;doğaüstü güçler&#8221;in (Allah&#8217;ı kastediyor) varlığını kabul etmektense, bu imkansız mantığı kabul etmenin daha &#8220;bilimsel&#8221; olduğunu söylemektedir:</p>
<p>&#8220;Özünde bir Sitokrom-C&#8217;nin (canlılığın oluşması için şart olan enzim) dizilimini oluşturmak için olasılık sıfır denecek kadar azdır. Yani canlılık eğer belirli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir defa oluşacak kadar az olasılığa sahiptir, denebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O halde birinci varsayımı irdelemek gerekir.&#8221;</p>
<p>Üstteki satırlardan anlaşıldığına göre, bir &#8220;bilimsel amaç&#8221; vardır: Ve bu amaç, ne olursa olsun, canlıların yaratılmış olduklarını reddetmeyi gerektirmektedir. Canlıların yaratılmış olduklarını kabul etmektense, evrimci bilim adamları, sıfır olasılık taşıyan tesadüfleri kabul etmeyi tercih etmektedirler. Demirsoy, üstteki satırlarının ardından, &#8220;bilimsel amaca daha uygun&#8221; olduğu için kabul ettiği bu olasılığın ne denli gerçek dışı olduğunu şöyle itiraf eder:</p>
<p>&#8220;&#8230; Sitokrom-C&#8217;nin belirli aminoasit dizilimini sağlamak, bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır (maymunun rastgele tuşlara bastığını kabul ederek).&#8221;</p>
<p>Bu satırlarda anlatılan mantık bize şunu gösterir: Evrim bilimsel bir amaç için savunulmamaktadır. &#8220;bilimsel amaç&#8221; denen şey, gerçekte bilimsel değildir. Çünkü bilim adamı, önceden doğru olduğunu kabul ettiği bir tabuyu savunmak için değil, doğru olanı bulabilmek için yola çıkar. Oysa evrime gelince bunun tam tersi bir durum ortaya çıkmaktadır: Evrim, her ne olursa olsun ispatlanmaya, doğruluğu kabul ettirilmeye çalışılan bir tür inanç haline gelmiştir.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Evrim Masalları </span></p>
<p>Pek çok kişi evrim&#8217;in var olduğuna öyle inandırılmıştır ki, evrimciler ne yazarsa yazsın, &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;neden&#8221; gibi bir soru akıllarına gelmez. Bu nedenle de evrimciler yalanlarını, biraz süslü bir ambalajın içine koyduktan sonra, kolayca inanılır kılabilmektedirler.</p>
<p>Örneğin en &#8220;bilimsel&#8221; evrimci kitaplarda bile, evrimin en büyük çıkmazlarından biri olan &#8220;sudan karaya geçiş&#8221; aşaması, çocukları bile inandıramayacak bir basitlikte anlatılır. Evrim&#8217;e göre, hayat suda başlamıştır ve ilk gelişmiş havyanlar balıklardır. Teoriye göre, nasıl olmuşsa olmuş (!), bir gün bu balıklar kendilerini karaya doğru atmaya başlamışlardır! (Buna neden olarak çoğu kez kuraklık gösterilir.) Ve yine teoriye göre, karada yaşamayı seçen balıklar, nasıl olmuşsa olmuş, yüzgeç yerine ayaklara, solungaç yerine de ciğerlere sahip olmuşlardır! Çoğu evrim kitabı, bu büyük iddianın &#8220;nasıl&#8221;ına hiç girmez. En &#8220;bilimsel&#8221; kaynaklarda, &#8220;ve sudan karaya geçiş gerçekleşti&#8221; gibi anlamsız bir cümle ile bu iddianın garipliği gözlerden saklanır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Sudan Karaya Geçiş Masalı </span></p>
<p>Acaba bu &#8220;geçiş&#8221; nasıl gerçekleşmiştir? Bir balığın sudan çıktığında bir-iki dakikadan fazla yaşayamadığını biliyoruz. Evrimcilerin iddia ettikleri gibi bir kuraklık yaşandığını ve balıkların zaruri olarak karaya yöneldiklerini kabul edersek, bu durumda balıkların başına ne gelmiş olabilir? Cevap açıktır: Sudan çıkan balıkların hepsi bir-iki dakika içinde teker teker ölür. Bu iş isterse on milyon yıl sürsün, cevap yine aynıdır: Balıkların hepsi teker teker ölür. Kimse çıkıp da, &#8220;belki de bu balıklardan bazıları dördüncü milyon yılın sonunda, sudan çıkıp tam can çekiştikleri anda birden bire akciğer sahibi olmuşlardır&#8221;, diyemez. Çünkü bu, çok açık bir biçimde, mantık dışıdır.Ancak evrimcilerin iddia ettikleri şey tam olarak budur. &#8220;Sudan karaya geçiş&#8221;, &#8220;karadan havaya geçiş&#8221; ve daha milyonlarca sözde &#8220;sıçrama&#8221; bu mantıksız açıklama ile sözde açıklanmaktadır. Göz, kulak gibi son derece karmaşık organların nasıl oluştuğuna ise, evrimciler hiç değinmemeyi kendileri açısından daha yararlı bulmaktadırlar.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Aldatıcı Çizimler </span></p>
<p>Fakat sokaktaki adamı &#8220;bilimsellik&#8221; ambalajı ile etkilemek kolaydır: Sudan karaya geçişi temsil eden hayali bir resim çizersiniz, sudaki hayvana, karadaki &#8220;torununa&#8221; ve aradaki &#8220;ara geçit formu&#8221;na (ki bu hayali bir hayvandır) Latince isimler uydurup takarsınız. Sonra da ambalajlı yalanı yazarsınız:</p>
<p>&#8220;Eusthenopteron, uzun bir Evrim süreci içinde önce Rhipitistian Crossoptergian&#8217;a, sonra da Ichthyostega&#8217;ya dönüştü&#8221;.</p>
<p>Bu &#8220;havalı&#8221; cümleyi bir de kalın gözlüklü, beyaz önlüklü bir &#8220;bilim adamı&#8221;na söyletirseniz, artık pek çok insanı peşinen ikna etmiş olursunuz. Çünkü &#8220;evrimi insanlar arasında yayma&#8221;yı &#8220;en büyük Masonik görev&#8221; kabul eden medya, ertesi gün dünyanın dört bir yanında bu büyük buluşu büyük bir heyecanla insanlara müjdeleyecektir. Medyanın kendisine gösterdiği dünyadan başka bir dünya tanımayan çoğunluk açısından, bu &#8220;büyük delil&#8221;, evrime inanmak için yeter de artar bile.</p>
<p>Bir başka ambalajlı yalan, evrimciler tarafından yapılan &#8220;rekonstrüksiyon&#8221; çizimlerdir. Evrimci yayınlara baktığınızda bu çizimlere bolca rastlarsınız. Çizimlerde yarı insan-yarı maymun yaratıklar, çoğu kez &#8220;ailece&#8221;, yer alır. Kıllı vücutlara, hafif eğik bir yürüyüşe, maymun-insan karışımı bir yüze sahip olan bu yaratıklar, evrimci &#8220;bilim adamları&#8221; tarafından sözde bulunan fosillerden yola çıkılarak çizilmişlerdir.</p>
<p>Oysa bu çizimlerin hiç bir anlamı yoktur. Çünkü bulunan fosiller, yalnızca canlının kemik yapısı hakkında bilgi verir. Bu fosillerden yola çıkarak bulunan canlının vücudunun ne derece &#8220;kıllı&#8221; olduğu hakkında bir fikir yürütülemez. Aynı şekilde, canlının burnu, kulakları, dudakları saçları hakkında da hiç bir bilgi bulunamaz. Oysa evrimciler, çizimlerde en çok burun, dudak ve kulak gibi organları yarı insan-yarı maymun şeklinde göstermektedirler.Bu yolla, normal bir insan kafatasına da maymun burnu, kulağı ve dudağı ekleyip hayali bir ara geçit formu elde edebilirsiniz.</p>
<p>Nitekim evrimciler bu konuda o denli &#8220;bol keseden&#8221; atmaktadırlar ki, aynı kafatasına birbirinden çok farklı yüzler yakıştırılabilmektedirler. Örneğin Australopithecus Robustus (Zinjanthropus) adlı fosil için çizilen birbirinden tamamen farklı üç ayrı rekonstrüksiyon çizim, bunun ünlü bir örneğidir. Bir domuz dişinden yola çıkılarak &#8220;bulunan&#8221; ve ailesi ile birlikte yarı insan-yarı maymun bir görünümle çizilen hayali Nebraska Adamı da, evrimcilerin hayal gücünün ne denli gelişmiş olduğunu gösteren bir başka örnektir.Ama bu hayali çizimler, pek çok insan açısından evrime inanmak için oldukça doyurucu bir kanıttır. &#8220;Koskoca&#8221; bilim adamları, bu tabloları kafalarından uyduracak değildirler ya!&#8230;</p>
<p>Oysa sözkonusu bilim adamları, bu tabloları ve diğer tüm sözde evrim delillerini yalnızca uydurmakla kalmamakta, dahası bunu &#8220;kutsal&#8221; bir görev saymaktadırlar. Çünkü hizmetinde oldukları din-aleyhtarı güç odakları, bu konuya özel bir önem vermektedir.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Evrimcilerin Gizledikleri Gerçekler </span></p>
<p>Evrimciler en çok kafatasları konusunu gündeme getirirler. Çünkü tarihte çok farklı maymun türleri ve bugünkü ortalama insandan bazı farklılıkları bulunan insan ırkları yaşamışlardır ve bunları birbiri ardına dizerek, bunları birbirinden evrimleşmiş canlılar olarak gösterebilmektedirler. Konuyu fazla bilmeyen bir kişi, bu kafataslarının büyüklüklerine bakarak gerçekten ortada bir evrim süreci olduğunu sanabilir.</p>
<p>Oysa aynı kafatasları iskeletleri açısından incelendiğinde, ortaya çok keskin bir sonuç çıkar. Çünkü evrimciler tarafından Austropopithecus, Homo erectus, Homa habilis gibi isimler verilen canlıların iskeletleri, ya tamamen öne eğik bir iskelettir ve dört ayakla yürümeye göre dizayn edilmiştir, ya da tamamen dik bir iskelettir ve iki ayakla yürümeye göre dizayn edilmiştir. Eğik iskeletler maymunlara, dik iskeletler insanlara aittirler. Ancak evrimciler bunu ustaca gizlemekte ve iskelet konusunu göz ardı ederek bu canlıların kafataslarını birbiri ardına dizmektedirler. Oysa 800 cc.lik kafatası hacmi olan maymunlar bugün de vardırlar ve bazı Afrika yerlilerinin kafatasları hacimleri 900-950 cc.ye kadar inebilmektedir. Yani bu büyüklüklerden yola çıkılarak kesin bir sonuca varılamaz.</p>
<p>Aslında insanın evrimi hikayesine gelinceye dek açıklanması mümkün olmayan milyonlarca evrim aşaması daha vardır. Çünkü evrim, yalnızca &#8220;insanın maymundan evrimleştiği&#8221;ni değil, tüm canlı hayatın evrim süreci içinde oluştuğunu öne sürmektedir. Buna göre ilk canlı hayat, aminoasitlerin &#8220;tesadüfen&#8221; oluşmasıyla başlamış, bunu proteinler izlemiş, ardından tek hücreli canlılar ve suda hayat oluşmuş, sudan karaya, karadan havaya geçiş yaşanmış ve bu şekilde tüm canlılar birbirlerinden türemişlerdir.Oysa üstteki cümlede çok çok kısa bir biçimde özetlediğimiz bu süreç, oluşması ihtimal dışı olan milyonlarca tesadüfe dayanmaktadır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Hayat Tesadüfen Oluşabilir mi? </span></p>
<p>İhtimallerden bahsetmeden önce &#8220;doğa, canlıların en küçük yapı taşı olarak kabul edilen aminoasitleri dahi oluşturamaz mı?&#8221; sorusunu cevaplandıralım.</p>
<p>Bu sorunun cevaplandırılması evrimciler için oldukça önemlidir. Çünkü eğer doğa tek bir aminoasit bile üretemiyorsa, ona &#8216;tüm canlıların yaratıcısı&#8217; ünvanı yakıştırmanın pek inandırıcı olmayacağı ortadadır. Evrimcilerin aminoasitlerin oluşumu için kullandıkları tek delil 1953&#8242;te yapılan Miller Deneyi&#8217;dir. Ancak deney, dünya atmosferinin hiç bir dönemde sahip olmadığı gazlar kullanılarak yapılması sebebiyle geçersizdir.</p>
<p>Bu konuyu, deneyin sahibi Stanley Miller da 1985 yılında İsveç Kraliyet Akademisi&#8217;nde verdiği bir konferansta bizzat itiraf etmiştir.1975&#8242;de, ilkel atmoferin içerdiği gazlarla (karbondioksit, azot, hidrojen ve su buharı) deneyi tekrarlayan Ferris ve Chen adlı bilimadamları, ilkel şartlarda aminoasit oluşumunun olanaksız olduğunu ispatlamışlardır.</p>
<p>Görüldüğü gibi, bir tek aminoasit bile doğal şartlarda &#8216;tesadüfen&#8217; oluşamamaktadır. Diğer bir deyişle, evrim teorisi, tek bir aminoasitin oluşumunu dahi izah edememektedir.</p>
<p>Aminoasitlerin bir şekilde oluştuğu varsayımıyla yola çıkılsa bile, bunlardan bir proteinin tesadüfen oluşması da pratikte imkansızdır. Çünkü proteinler 20 farklı cinsteki 50-3000 adet amino asidin birleşmesinden oluşur. Ancak bu amino asitler, rastgele değil, belirli bir sıraya göre dizilmek zorundadırlar ve tek bir hata proteinin oluşumunu engeller.</p>
<p>61 amino asitten oluşan basit bir proteinin, 5&#215;1079 tane farklı dizilimi olur ve bunların ancak bir tanesi işe yarar. Diğer bir deyişle, 61 amino asitten oluşan basit bir proteinin-ki ortalama bir protein, 400 amino asitten oluşur- &#8220;tesadüfen&#8221; oluşma ihtimali 5&#215;1079&#8242;da 1&#8242;dir! Bu, pratikte sıfır demektir; yani böyle bir şey imkansızdır.Evrimci Rus biyolog A. I. Oparin, bu olasılığın &#8220;imkansız&#8221;lığa eş olduğunu itiraf ederken şöyle diyor:</p>
<p>&#8220;Her biri belirli şekilde ve kendisine özgü bir tarzda dizilmiş bulunan ve binlerce karbon, hidrojen, oksijen ve azot atomu içeren bu maddenin (protein) en basiti bile son derece kompleks bir yapıya sahiptir. Proteinlerin yapısını inceleyenler için, bu maddelerin kendiliklerinden bir araya gelmiş olmaları, Romalı şair Virgil&#8217;in ünlü &#8216;Aeneid&#8217; şiirinin etrafa saçılmış harflerden rastgele meydana gelmiş olması kadar ihtimal dışı gözükmektedir.&#8221;</p>
<p>Kısacası, aminoasitleri var kabul edilse de, tek bir proteinin bile &#8220;tesadüfen&#8221; oluşma ihtimali sıfırdır.Aslında sorun aminoasitlerin veya proteinlerin oluşup oluşamaması da değil, bunların canlılığın temeli olup olamayacağıdır. Çünkü proteinler kompleks canlılığın en küçük temsilcisi olan hücrenin yanında oldukça basit bir yapıdadır.Bilindiği gibi hücre, bir metabolizması olan, yani dışarıdan maddeler alan, bunları işleyip başka maddelere çevirebilen, bu yolla kendisi için gerekli olan enerji ve temel yapıları sağlayan başlıbaşına kompleks bir sistemdir. İçinde olağanüstü bir koordinasyon, binlerce kimyasal tepkime bunun da ötesinde proteinleri sentezleyen bir DNA&#8217;sı bulunur. Mitokondri, sentrozomlar, lizozomlar, golgi komleksi, hücre zarı gibi birçok organeli barındıran bu sistem her açıdan proteinlerle karşılaştırılamayacak kadar üstündür. Bu durumda, proteinlerin hücreye dönüşebileceğine inanmak, patlayan bir yanardağdan etrafa saçılan taş parçalarıyla kendiliğinden bir şehir oluşabileceğini söylemek kadar saçma bir yaklaşımdır.<br />
<span style="text-decoration: underline"><br />
Sıfır Olasılık<br />
</span><br />
Evrimciler, tüm bunların imkansızlığından haberdardırlar kuşkusuz. Ancak kullandıkları mantık şudur: &#8220;Madem biz ve etrafımızdaki canlılar bugün vardır, demek ki imkansız gözüken tüm bu şeyler milyonlarca tesadüfün eseri olmuştur. Yoksa var olmazdık&#8221;. Örneğin Türkiye&#8217;nin evrim konusundaki en önemli bir kaç isminden biri olan Prof Ali Demirsoy, hücrenin oluşumunda aynı anda bir çok enzimin (protein molekülünün) bir arada olması gerektiğini yazdıktan sonra, bunun tesadüfen oluşmuş olmasının sıfır ihtimal olduğunun bilincinde olarak şöyle der:</p>
<p>&#8220;Burada bilimsel düşünceye oldukça ters gelmekle beraber, daha dogmatik bir açıklama ve spekülasyon yapmamak için tüm solunum enzimlerinin bir defada hücre içinde ve oksijenle temas etmeden önce eksiksiz bulunduğunu ister istemez kabul etmek zorundayız.&#8221;</p>
<p>Bu satırlardaki mantık, evrimci bilim adamlarını yazdıkları yazılarda hemen her zaman rastlanan temel bir mantıktır. Bu, şöyle de ifade edilebilir: Hayat, tesadüfen oluşması imkansız olaylar sonucunda oluşmuştur. Ama biz, bir Yaratıcı&#8217;nın varlığını -buna &#8220;dogmatik inanç&#8221; deniyor- kabul edemeyiz. Bu nedenle tüm bunların tesadüfen olduğunu ister istemez kabul etmek zorundayız&#8230;</p>
<p>Görüldüğü gibi evrimi savunan bilim adamları, bunu bilimsel bulgulara rağmen yapmaktadırlar. Ortada, bilinçli bir Yaratıcı&#8217;nın varlığını gösteren sayısız delil vardır, ama evrimi destekleyen hiç bir delil yoktur. Buna rağmen evrime inanmayı tercih etmektedirler. Yani evrim, tamamen dogmatik bir inançtan başka bir şey değildir.<br />
<span style="text-decoration: underline"><br />
Yaratılışın Açık Delilleri<br />
</span><br />
Evrimcilerin hiç bir şekilde açıklayamadıkları ve bu nedenle de hasıraltı ettikleri daha binlerce yaratılış mucizesi vardır. Canlıların vücutlarındaki her sistem evrim için bir açmazdır. Solunum, sindirim, dolaşım gibi sistemlerin nasıl var olduklarını açıklamak, evrime göre hiç bir şekilde mümkün değildir çünkü.</p>
<p>Bunun mantığını biraz irdeleyelim. Bilindiği gibi evrimin en temel iddiası, canlılığın tesadüfen oluştuğudur. Ancak karmaşık bir sistemi tesadüfle açıklamak mantığa aykırıdır. Örnek olarak mekanik bir saati düşünelim. Bir saati incelediğimizde onun onlarca küçük parçadan, çarklardan, yaylardan, kadranlardan oluştuğunu görürüz. Bu parçalar birbirine son derece uyumlu bir biçimde yerleştirilmişlerdir. Eğer tek bir parçada bir bozukluk olursa saat de bozulur.</p>
<p>İşte bu denli karmaşık bir sistem, asla ve asla tesadüfen oluşmaz. Yani siz saati oluşturan tüm çarkları, kadranları, yayları ve saatin dış kaplamasını bir torbaya koyup çalkalasanız, ortaya bir saat çıkmaz. Tek bir anlamlı birleşim bile olmaz. Torbayı milyarlarca yıl da sallasanız, yine bir şey değişmez. Parçalar, bilinçli bir biçimde yerleştirilmezse, hep dağınık kalırlar.</p>
<p>İşte canlıların vücutları da bu şekildedir. Dahası kompleks bir canlının vücudundaki tek bir sistem bile bir saatten çok daha karmaşıktır. Tek hücreliler dışındaki tüm canlıların en temel sistemi olan kalp ve dolaşım sistemini ele alalım. Kalp kendi içinde çok kompleks bir yapıdır ve bir mühendislik örneğidir. Dahası kalbin işlev görebilmesi için kanı vücuda taşıyacak bir atardamar sisteminin var olması şarttır. Dağıtılan kanı toplayacak bir toplardamar sistemi de şarttır. Öte yandan karbondioksitle kirlenen bu kanı temizlemek için akciğer ya da solungaçların var olması, bunlarla kalp arasındaki bağlantının kurulması gerekmektedir. Kanı diğer atıklardan temizlemek için böbreklerin var olması da şarttır&#8230;</p>
<p>Bu liste uzar gider. Bir canlının yaşamını sürdürmesi için yüzlerce farklı organın tam ve eksiksiz biçimde var olması gerekmektedir. Bunların tekinin bile çalışmaması o canlıyı bir kaç dakikada ya da en fazla bir kaç günde öldürür.Peki bu denli karmaşık bir sistem nasıl var olmuştur? Tesadüf cevabı yine çok saçmadır. Çünkü tesadüfler ortaya bir anda mükemmel bir beden çıkaramazlar. Canlının küçük küçük faydalı tesadüflerin oluşmasını bekleyecek zamanı da yoktur, tek bir organı olmasa hemen ölecektir. Kaldı ki hiç bir tesadüf tek bir böbrek ya da akciğer yapamaz.</p>
<p>Evrimciler bu gerçek karşısında &#8220;madem varız, o halde bu imkansız gibi gözüken tesadüfler olmuş demek ki&#8221; gibi bir mantık yürütürler. Canlıların kanat, kulak, el gibi harika organlarına ise zaman zaman &#8220;evrim mucizesi&#8221; demektedirler. Bu terimin mantıksızlığı ise ortadadır.Bir bilgisayarla karşılaşan insan, &#8220;bu bilgisayarı oluşturan parçalar, en küçük vidalarına kadar ayrıydı, sonra bir deprem oldu ve parçaların hepsi tesadüfen uygun yere gelip bu bilgisayarı meydana getirdiler&#8221; diyen bir kişiye kuşkusuz deli gözüyle bakacaktır. Canlıların &#8220;evrim mucizesi&#8221; ile oluştuklarını söylemek bundan bile daha akıl dışı b ir iddiadır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Yaratılış Mucizesi Göz </span></p>
<p>Yaratılışa tek bir örnek olarak gözü inceleyebiliriz. Göz son derece olağanüstü bir organdır ve &#8220;tesadüf&#8221; ile açıklanması kesinlikle imkansızdır. Çünkü göz, örneğin insan gözü, 20&#8242;nin üstünde ayrı organdan oluşmaktadır: retina tabakası, mercek, dış kaslar, gözyaşı bezleri, beyine giden sinirler gibi, Ve bir gözün çalışabilmesi için, bu farklı parçaların hepsinin aynı anda var ve çalışır olması gerekir.Şimdi böylesine karmaşık bir organ olan gözün &#8220;tesadüfen&#8221; ortaya çıkmış olup-olamayacağını düşünelim:</p>
<p>Göz oluşumundan önceki canlılar, doğal olarak &#8220;gözsüz&#8221;, yani göremeyen, görme kavramına sahip olmayan canlılardı. Böyle bir canlı nasıl bir &#8220;evrim&#8221; sonucu göze kavuşmuş olabilir? Bu canlı, &#8220;görmek&#8221; diye bir kavramı bile tanımamaktadır ki, kendi kendine bir göz oluşturmayı denesin? (Siz, şu anda altıncı bir duyu tasarlayıp, onu algılayacak bir organ düşünebiliyor musunuz?)</p>
<p>Bu canlının böyle bir &#8220;talebi&#8221; olsa bile, kendi vücudunda bir göz oluşturamayacağı ortadadır.Gözün oluşumuyla ilgili olarak bir de klasik &#8220;tesadüf&#8221; açıklamasını düşünelim. Acaba gözü olmayan bir canlıda nasıl olur da &#8220;tesadüfen&#8221; bir göz oluşabilir? Önce &#8220;tesadüfen&#8221; kafatasının içinde göze uygun iki boşluk oluşmuş olabilir mi? Sonra yine &#8220;tesadüfen&#8221; bu boşlukların içinde içi ışığı geçiren bir sıvıyla dolu iki küre oluşmuş olabilir mi? Daha sonra, bu sıvıların ön tarafında yine &#8220;tesadüfen&#8221; ışığın kırılmasını sağlayan ve ışığı gözün arka duvarında odaklayan iki mercek oluşmuş olabilir mi? Daha sonra yine &#8220;tesadüfen&#8221;, gözün etrafa bakabilmesi için göz kasları &#8220;kendi kendine&#8221; oluşmuş olabilir mi? Daha sonra, yine &#8220;tesadüfen&#8221; gözün arka duvarında, ışığı algılayabilecek retina tabakası oluşmuş olabilir mi? Daha sonra yine &#8220;tesadüfen&#8221;, gözü beyne bağlayacak sinirler kendi kendilerine, durup dururken var olmuş olabilirler mi? Daha sonra yine &#8220;tesadüfen&#8221;, gözün kurumamasını sağlayacak gözyaşı bezleri oluşmuş olabilir mi? Daha sonra yine &#8220;tesadüfen&#8221;, gözü toz ve benzeri yabancı maddelerden koruyacak iki göz kapağı ve kirpik oluşmuş olabilir mi?</p>
<p>Düşünün, bunların hepsi tesadüfen oluşmuş olabilir mi? Hem de saydığımız organların hepsinin aynı canlıda oluşmuş olması gerekir. Evrimcilerin kabul ettikleri kurala göre, vücudun içinde çalışmayan organlar körelirler (Dallo kuralı). Buna göre, eğer gözün herhangi bir parçası &#8220;tesadüfen&#8221; oluşmuş olsa bile-ki bu bile pratikte imkansızdır-bu parça bir işe yaramadığı için körelirdi.</p>
<p>Çünkü gözün görebilmesi için, bütün parçaların tam olarak var ve çalışır olması gerekir. Gözyaşı bezleri dahi çalışmasa, bir göz beş-on dakika içinde kurur ve işlevini yitirir. Bu şu demektir: Göz, ilk kez hangi canlıda oluştuysa, tam ve eksiksiz olarak bir anda oluşmuş olmalıdır. Bu gözün &#8220;yaratılmış&#8221; olması demektir.</p>
<p>Gözün yaratılmış olduğu o denli açık bir gerçektir ki, Darwin, &#8220;canlıların sahip olduğu gözleri düşünmek, beni bu teoriden soğuttu&#8221; demişti. Yerli evrimcilerden Ali Demirsoy da konu hakkında bir &#8220;inci&#8221; döktürmekte ve gözün oluşumunun-ne demekse-bir &#8220;evrim mucizesi&#8221; olduğunu söylemektedir. Göz için geçerli olan tüm bu anlatılanlar, kulak, karaciğer, kalp, böbrek ve benzeri tüm organlar, hatta tüm vücut için geçerlidir. İnsan vücudu, hepsi son derece karmaşık binlerce ayrı sistemin uyum içinde çalışması sayesinde ayakta durmaktadır. Böbreksiz, karaciğersiz, damarsız, kemiksiz ya da alyuvarsız bir insan olamaz. Bu organların hepsi aynı anda var ve çalışır durumda olmalıdır.</p>
<p>İnsanın önce &#8220;tesadüfen&#8221; bir böbreğe, sonra yine &#8220;tesadüfen&#8221; bir karaciğere sahip olması gibi bir saçmalık düşünülemez. Dolayısıyla, insan vücudu tam bir bütün olarak ortaya çıkmış, yani yaratılmıştır.Aynı gerçek tüm diğer canlılar için de geçerlidir. Hepsi harika vücutlara sahiptirler. Balıklar denizde en iyi yüzmelerini ve soluk almalarını sağlayacak şekilde, kuşlar en iyi uçacak şekilde tasarlanmışlardır.</p>
<p>Tek bir hücre bile bir fabrikadan çok daha karmaşık bir sistemdir.Ve tek bir saat bile, o saati ince ince tasarlayıp yapan bir mühendis olmadan var olmadığına göre, tek bir canlı bile, kendisini ince ince tasarlayıp yapan bir Yaratıcı olmadan var olmaz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.evrimteorisi.net/evrim/evrim-ve-yaratilis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Harun Yahya Eserleri Ve Konferansları, İngiltere&#8217;de Evrimi Yerle Bir Etti</title>
		<link>http://www.evrimteorisi.net/darwinizm/harun-yahya-eserleri-ve-konferanslari-ingilterede-evrimi-yerle-bir-etti/</link>
		<comments>http://www.evrimteorisi.net/darwinizm/harun-yahya-eserleri-ve-konferanslari-ingilterede-evrimi-yerle-bir-etti/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Feb 2012 19:59:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Evrim Teorisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Darwinizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.evrimteorisi.net/?p=3764</guid>
		<description><![CDATA[03.12.2011 &#8211; İngiltere/The Daily Telegraph İngiltere’nin 650.000 tirajlı günlük gazetesi The Daily Telegraph’ta ateist evrimci Steve Jones tarafından yazılan makalede, Londra Üniversitesi’ndeki evrim karşıtı protestolar ele alındı. Jones, makalesinde Londra Üniversitesi&#8217;nde eğitim gören Müslüman öğrencilerin çok başarılı, çalışkan ve yetenekli olduklarını ve Darwin’in evrim teorisini reddettiklerini yazdı. Ayrıca birkaç yıl önce Harun Yahya temsilcisi olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>03.12.2011 &#8211; İngiltere/The Daily Telegraph<br />
</strong><br />
<img src="http://www.evrimteorisi.info/repository/images/harun-yahya-eserleri-ve-konferanslari-ingilterede-evrimi-yerle-bir-etti_292x60.jpg" alt="" /><br />
İngiltere’nin 650.000 tirajlı günlük gazetesi The Daily Telegraph’ta ateist evrimci Steve Jones tarafından yazılan makalede, Londra Üniversitesi’ndeki evrim karşıtı protestolar ele alındı. Jones, makalesinde Londra Üniversitesi&#8217;nde eğitim gören Müslüman öğrencilerin çok başarılı, çalışkan ve yetenekli olduklarını ve Darwin’in evrim teorisini reddettiklerini yazdı. Ayrıca birkaç yıl önce Harun Yahya temsilcisi olarak Dr. Oktar Babuna’nın, Londra Üniversitesi&#8217;nde evrimin geçersizliğini anlattığına değinerek şöyle devam etti:</p>
<p>“Kendisi [Dr. Oktar Babuna] son derece gösterişli fotoğraflarla donatılmış ve Darwinizmin, Nazizm ve diğer bazı zararlı ideolojilerle bağlantılı olduğunu gösteren binlerce Yaratılışçı kitabı yayılan olağanüstü bir evrim karşıtı organizasyonun üyesiydi.”</p>
<p>Bir zamanlar Darwinizmin kalesi olarak görülen İngiltere&#8217;de, şu an evrim teorisinin köhne bir teori, bir safsata olduğu tüm gençler arasında bilinen bir gerçek. Ayrıca Harun Yahya eserlerinin yoğun olarak okunduğu İngiltere&#8217;de, öğrenciler, kapsamlı ve ikna edici delillerle cevap verebilecek kaynaklara sahip oldukları için artık kendilerinden daha emin evrim yalanlarına karşı çıkabiliyorlar. <strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong></strong><br />
<img src="http://www.evrimteorisi.info/repository/images/harun-yahya-eserleri-ve-konferanslari-ingilterede-evrimi-yerle-bir-etti_185x425.jpg" alt="" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.evrimteorisi.net/darwinizm/harun-yahya-eserleri-ve-konferanslari-ingilterede-evrimi-yerle-bir-etti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AB&#8217;ye Girme Sürecinde Evrim Oyunu</title>
		<link>http://www.evrimteorisi.net/cevaplar/abye-girme-surecinde-evrim-oyunu/</link>
		<comments>http://www.evrimteorisi.net/cevaplar/abye-girme-surecinde-evrim-oyunu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Feb 2012 19:35:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Evrim Teorisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cevaplar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.evrimteorisi.net/?p=3759</guid>
		<description><![CDATA[Gazetelerde “Özürlü kardeşlere Darwin incelemesi” diye basında yer alan haberler bazı özürlü vatandaşlarımızın evrim teorisi açısından incelendiklerini haber veriyordu. Habere göre, İngiltere&#8217;den gelen araştırmacılar, İskenderun&#8217;da bir ailenin akraba evliliği sonucu doğmuş sakat çocuklarını incelediler. Böyle bir dönemde, Avrupalı bilim adamlarının engelli vatandaşlarımızı “İşte evrime kanıt!” diyerek incelemeye almaları oldukça dikkat çekicidir. AB görüşmeleri halen sürerken [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gazetelerde “Özürlü kardeşlere Darwin incelemesi” diye basında yer alan haberler bazı özürlü vatandaşlarımızın evrim teorisi açısından incelendiklerini haber veriyordu. Habere göre, İngiltere&#8217;den gelen araştırmacılar, İskenderun&#8217;da bir ailenin akraba evliliği sonucu doğmuş sakat çocuklarını incelediler. Böyle bir dönemde, Avrupalı bilim adamlarının engelli vatandaşlarımızı “İşte evrime kanıt!” diyerek incelemeye almaları oldukça dikkat çekicidir.</p>
<p>AB görüşmeleri halen sürerken ülkemiz insanının sözde evrimsel geriliğinin gündeme getirilmesinin derin anlamları vardır. Çünkü bilim alet edilerek toplumumuz küçük düşürülmekte ve böylece modern dünyadan dışlanmak istenmektedir. Bu girişimde evrim teorisi sözde bilimsel bir dayanak olarak kullanılmaktadır. Darwin&#8217;in evrim teorisine göre Avrupalı insan evrimini tamamlamış modern insandır, diğer ırklar ise sözde evrimsel gelişimini tamamlayamamış, yok olmaya mahkum ve hatta sömürülerek kullanılması makul kalabalıklardır.</p>
<p>Dünyanın her yerinde görülebilen, akraba evliliğine bağlı olarak ortaya çıkmış bulunan genetik bir hastalığın Türkiye&#8217;de “bu insanların evrimsel gelişimi durmuş” diyerek gündeme getirilmesi Türk insanına yapılmış büyük bir hakarettir. Evrimcilerin özürlü vatandaşlarımızı “insan olamamış hayvan” diye niteleyen açıklamaları Darwinist öjeni görüşünün fiili bir tezahürüdür. Bilindiği gibi öjeni teorisi, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının &#8220;ıslah edilmesi&#8221; anlamına gelir. Hatta bu teori Hitler döneminde bir devlet politikası olarak uygulanmış, 350 bin özürlü çıkarılan bir yasa ile kısırlaştırılmıştır.</p>
<p>Oysa söz konusu doğum anormallikleri her toplumda rastlanabilen mutasyonların sonucudur, belli bir topluma ya da coğrafyaya özgü değildir. Her insanın genlerinde meydana gelebilen bozulmalar olan mutasyonlar, özellikle akraba evliliklerinde sakatlıklar ya da gelişme gerilikleri halinde kendini gösterir. Anne ve babadan gelen aynı tip gen mutasyonları bu şekilde belirginleşir ve habere konu olan hastalıklar ortaya çıkar. Bu tip sakat doğum vakaları yalnızca Türkiye&#8217;de rastlanan hastalıklar değil, ABD, Avrupa ve diğer pek çok coğrafyada görülen anormalliklerdir.</p>
<p>Ülkemizin AB üyeliğine alınması tartışmalarının sürdüğü günümüzde Türkiye&#8217;de “dört ayağı üzerinde yürüyen” ilkel insanların yaşadığı haberlerinin çıkarılması, zamanlama açısından değerlendirildiğinde kesinlikle bir tesadüf değildir. Bilimsel hiç bir kanıtı olmayan, bugüne dek yalnızca ideolojik olarak savunulan evrim teorisi, bu defa da politik amaçlara hizmet etmektedir. Evrimci bilim adamlarının yardımları ile, bilimsellik kisvesi altında yürütülen bu çalışma uluslararası bir oyunun parçasıdır. Aziz Türk Milleti bu oyuna gelmemelidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.evrimteorisi.net/cevaplar/abye-girme-surecinde-evrim-oyunu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tepkili Yüzme Sistemleri</title>
		<link>http://www.evrimteorisi.net/gercekler/tepkili-yuzme-sistemleri/</link>
		<comments>http://www.evrimteorisi.net/gercekler/tepkili-yuzme-sistemleri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2012 20:39:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Evrim Teorisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçekler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.evrimteorisi.net/?p=3753</guid>
		<description><![CDATA[Canlılar dünyasında en hızlı koşan, en iyi yüzen veya en uzağa uçan hayvanlar omurgalılardır. Bu hayvanların tüm bu becerilerinin altında yatan ana sebep kemik gibi sert maddelerden inşa edilmiş şekil değiştirmeyen iskeletlere sahip olmalarıdır. Bu kemikler kasların kasılmasına büyük destek verir. Kas kasılmaları daha sonra hareketli eklemler aracılığıyla kesintisiz, düzenli hareketlere çevrilir. Omurgasız hayvanlar ise, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Canlılar dünyasında en hızlı koşan, en iyi yüzen veya en uzağa uçan hayvanlar omurgalılardır. Bu hayvanların tüm bu becerilerinin altında yatan ana sebep kemik gibi sert maddelerden inşa edilmiş şekil değiştirmeyen iskeletlere sahip olmalarıdır. Bu kemikler kasların kasılmasına büyük destek verir. Kas kasılmaları daha sonra hareketli eklemler aracılığıyla kesintisiz, düzenli hareketlere çevrilir.</p>
<p>Omurgasız hayvanlar ise, kemiksiz yapıları nedeniyle omurgalılara göre çok daha yavaş hareket eder.</p>
<p>Mürekkepbalıkları da, her ne kadar &#8220;balık&#8221; ismini taşısalar da, omurgasız canlılardır, vücutlarında kemik bulunmaz. Ancak çok ilginç bir sistem sayesinde oldukça üstün bir hareket yeteneğine sahiptir. Yumuşak dokulardan oluşan vücutları kalınca bir deri tabakası ile kaplanmıştır. Bu deri tabakasının altında bulunan kaslar aracılığıyla bünyelerine su toplar ve daha sonra bu suyu kuvvetlice geri püskürterek yüzer.</p>
<p>Mürekkepbalığının su püskürtmeye dayanan bu sistemi oldukça komplekstir. Hayvanın başının iki yanında cebe benzeyen birer açıklık bulunur. Bu açıklıktan aldığı suyu vücudunun içinde bulunan silindir şekilli bir boşluğa çeker. Daha sonra içerideki bu suyu, başının hemen altında bulunan ince bir borudan yüksek bir basınç ile püskürtür. Hayvan bu sayede meydana gelen tepki ile ters yöne doğru hızla hareket eder.</p>
<p>Bu yüzme tekniği hem hız hem de dayanıklılık açısından oldukça uygundur. Bilimsel adı &#8220;Todarodes paciticus&#8221; olan Japon mürekkepbalıkları 2000 km.&#8217;lik göçleri sırasında saatte ortalama 2 km. hızla hareket eder. Kısa mesafeler için hızlarını saatte 11 km.&#8217;ye kadar çıkartabilir. Bazı cinslerin ise hızlarının saatte 30 km.&#8217;yi geçtiği bilinmektedir.</p>
<p>Mürekkepbalıkları hızlı ve seri kasılmalar sayesinde, kendilerini avlamak isteyen düşmanlarından ani bir hızlanma ile kaçabilir. Eğer kaçış hızı yeterli gelmezse vücutlarında sentezledikleri koyu renkli boyayı bir bulut şeklinde püskürtür. Bu bulut saldırganda büyük bir şaşkınlığa yol açar. Bu bir kaç saniyelik şaşkınlık mürekkepbalığı için yeterlidir. Çıkardığı bulutunun arkasında görünmez olan mürekkepbalığı hızla bölgeden uzaklaşır.</p>
<p>Savunma sistemleri ve tepkili yüzme stilleri, mürekkepbalıklarının avcılık yapmalarına da imkan verir. Avlarının üzerine hızla saldırabilir ve onları kovalayabilirler. Karmaşık yapıdaki merkezi sinir sistemleri, tepkili yüzme için gerekli olan kasılma ve gevşemelerin uyum içinde gerçekleşmesini denetler. Solunum sistemleri de ideal bir yapıdadır. Bu sistem onlara suyu püskürtmek için gerekli olan yüksek metabolik hızı kazandırır.</p>
<p>Tepkili sistemle yüzen tek hayvan mürekkepbalığı değildir. Ahtapotlar da tepkili sisteme sahiptir. Ancak onlar aktif yüzücü değildir; zamanlarının çoğunu deniz diplerinde, yarıkların ve kayaların içinde veya etrafında dolaşarak geçirir.</p>
<p>Ahtapotun iç derisi, üst üste duran kas tabakalarından oluşur. Boyuna kaslar, dairesel kaslar ve radyal kaslar olarak adlandırılan üç farklı kas dokusu vardır. Bu dokular birbirlerini dengeleyerek ve destekleyerek ahtapotun farklı hareketlerini mümkün kılar.</p>
<p>Püskürtme süreci başladığında dairesel kaslar boyca kısalır. Ancak hacimlerini korumak eğiliminde oldukları için bu kez genişlikleri büyür. Bu, vücudun uzamasına neden olabilecek bir harekettir. Aynı anda boyuna kaslar gerginleşir ve vücudun uzamasını engeller. Deri duvarının kalınlaşmasına neden olan tüm bu gelişmeler sırasında radyal kaslar gerili vaziyettedir. Püskürtmenin sonunda radyal kaslar kasılarak boylarını kısaltır. Bunun sonucunda vücut duvarı incelir, iç boşluğun çapı artar ve tekrar içerisi su ile dolar.</p>
<p>Mürekkepbalıklarındaki kas sistemi de ahtapottakine benzer. Fakat önemli bir farklılık vardır: Mürekkepbalığının vücudunda, ahtapotun boyuna kasları yerine, tunik adı verilen lif tabakası vardır. Tunik, boyuna kaslar gibi hayvanın vücudunun iç ve dış yüzeylerini kaplayan iki tabaka halindedir. Tunik tabakalarının arasında dairesel kaslar bulunur. Dairesel kasların arasında da bunları diklemesine kesen radyal kaslar bulunur.</p>
<p>Mürekkepbalıklarının derilerinin altında kramatofor adı verilen esnek bir katman bulunur. Bu katman sayesinde derilerini renkten renge sokabilir. Bu renk değişimi sayesinde kendilerini rahatlıkla kamufle ederler. Renk değişimini iletişim amacıyla da kullanırlar. Mesela bir dişiye kur yaptıklarında bir renk, bir erkekle kavga ettiklerinde başka bir renk alırlar.</p>
<p>Erkek, bir dişiye kur yaptığında mavimsi renk alır. Bu sırada yanına bir başka erkek gelirse, dişiye bakan yarısına mavi, erkeğe bakan yarısına kırmızı rengi verir. Kırmızı, meydan okuma ve saldırganlık anında kullanılan uyarı rengidir. Mürekkepbalıklarının üreme sistemi de kusursuz bir tasarıma sahiptir. Bu balıkların yumurtalarında, deniz dibindeki oyuklara tutunmalarını sağlayan yapışkan bir yüzeyleri vardır. Yavru, doğacağı güne kadar yumurtalarının içinde kendisi için hazırlanmış olan besini yer. Yavrunun kuyruğunun ucunda ise, doğum vakti geldiğinde kullanacağı sivri bir uç yer alır. Keskiye benzeyen bu ucu kullanarak yumurtayı deler ve dışarı çıkar. Bu sivri uç, doğumdan sonra kaybolur. 42 Her detay kusursuzca planlanmıştır ve planlandığı gibi işler. Tüm bu kusursuz yaratılış, Allah&#8217;ın sonsuz ilminin bir ifadesidir.</p>
<p>Mürekkepbalığının tepkili yüzme sistemi, kollarını ve gövdesini çevreleyen ince deri tabakası ile desteklenmiştir. Balık pileli bir perdeye benzeyen bu deri tabakasını dalgalandırarak suda süzülür. Kolları ise yüzme esnasında gövdeyi dengeleme görevini üstlenmiştir. Kollar ayrıca ani duruşlar için bir fren gibi de çalışabilir.</p>
<p>Ahtapot ve mürekkepbalıklarının tepkili yüzme sistemleri, aslında jet uçaklarıyla benzer bir prensipte çalışır. Dikkatle incelendiğinde her iki hayvanın kas sisteminin kendileri için en uygun bir yapıda tasarlanmış olduğu görülür. Bu kompleks yapıların tesadüflerle oluşabileceğini öne sürmek ise, elbette imkansızdır.</p>
<p>Mürekkepbalığının son derece kompleks bir gözü vardır. Göz bebeğini odaklayabilir, merceğini retinaya yakınlaştırıp uzaklaştırabilir. Göz kenarındaki kapakçıkları kısıp açarak gelen işik miktarını ayarlayabilir. İnsan ve mürekkepbalığı gibi tamamen farklı iki türde, böylesine kompleks yapıda ortak organların bulunması evrim ile açıklanamaz. Nitekim Darwin de Türlerin Kökeni isimli kitabında bunu dile getirmiştir. <em>(Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Ankara: Onur Yayınları, 1996, s. 208-209)</em></p>
<p>Her detay kusursuzca planlanmıştır ve planlandığı gibi işler. Tüm bu kusursuz yaratılış, Allah&#8217;ın sonsuz ilminin bir ifadesidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.evrimteorisi.net/gercekler/tepkili-yuzme-sistemleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>elektrikli yılan balıkları</title>
		<link>http://www.evrimteorisi.net/genel/elektrikli-yilan-baliklari/</link>
		<comments>http://www.evrimteorisi.net/genel/elektrikli-yilan-baliklari/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2012 20:24:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Evrim Teorisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.evrimteorisi.net/?p=3746</guid>
		<description><![CDATA[Yılan Balığının Elektro Şok Tabancası Boyları zaman zaman 2 metreye kadar uzanabilen elektrikli yılan balıkları Amazon bölgesinde yaşar. Bu balıklarda gövdenin üçte ikisini kaplayan ve sayıları 5000 ila 6000&#8242;i bulan organik elektrik plakaları vardır. Bunların oluşturduğu elektriğin gerilimi 500 volt, akım değeri ise 2 amperdir. Bu, televizyonunuzu çalıştırmak için kullandığınızdan çok daha güçlü bir elektrik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="text-decoration: underline">Yılan Balığının Elektro Şok Tabancası</span></p>
<p>Boyları zaman zaman 2 metreye kadar uzanabilen elektrikli yılan balıkları Amazon bölgesinde yaşar. Bu balıklarda gövdenin üçte ikisini kaplayan ve sayıları 5000 ila 6000&#8242;i bulan organik elektrik plakaları vardır. Bunların oluşturduğu elektriğin gerilimi 500 volt, akım değeri ise 2 amperdir. Bu, televizyonunuzu çalıştırmak için kullandığınızdan çok daha güçlü bir elektrik yüküdür.</p>
<p>Elektrik üretebilme yeteneği, bu hayvana hem savunma hem de mükemmel bir saldırı aracı olarak verilmiştir. Balık, vücudunda ürettiği bu elektriği düşmanlarını şok edip öldürmekte kullanır. Balıktan kaynaklanan elektrik şoku 2 m uzaktaki büyük baş bir hayvanı bile öldürebilecek şiddettedir. Balığın elektrik üretme mekanizması saniyenin binde ikisi veya üçü kadar kısa bir sürede devreye girer.</p>
<p>Hayvanın bu denli büyük bir enerjiye sahip olması gerçekten büyük bir yaratılış mucizesidir. Sistem son derece komplekstir ve &#8220;aşama aşama&#8221; gelişmesi gibi bir ihtimal de söz konusu değildir. Çünkü balığın elektrik sistemi, tam olarak işlemediği sürece, ona hiçbir avantaj sağlamayacaktır. Bir başka deyişle bu sistemin her parçası aynı anda kusursuz bir şekilde yaratılmıştır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Elektrik Alanı İle Gören Balıklar</span></p>
<p>Doğada yüksek elektrik yükleriyle silahlanmış olan balıkların yanı sıra, iki yada üç volt gibi çok düşük sinyaller yayan balıklar da vardır. Avlanma ya da savunmaya yaraması mümkün olmayan bu zayıf sinyaller acaba ne işe yarıyor olabilir?</p>
<p>Bu balıklar zayıf elektrik sinyallerinden bir duyu organı gibi faydalanır. Allah, balıkların vücudunda, sinyalleri yayınlayabilecek ve bunları algılayabilecek eşsiz bir duyum sistemi yaratmıştır. <em>(Bu sistemin detayları için bkz: W. M. Westby, &#8220;Elektrikli Balıkların Haberleşmesi&#8221;, Bilim ve Teknik, Şubat 1985, s 3-6.)</em></p>
<p>Balık, yaydığı elektrik yükünü kuyruğunda yer alan özel bir organda üretir. Bu yük, hayvanın gövdesinin arka bölümüne dağılmış binlerce delikten sinyaller şeklinde yayılır. Bu sinyaller balığı çevreleyen suda anlık bir elektrik alanının oluşmasına neden olur. Balığın yakınındaki nesneler ise, bu alanın biçiminin bozulmasına neden olur. Balık bu bozulmaları hemen tiplerine göre yorumlayarak çevredeki nesnelerin büyüklüğü, iletkenliği ve hareketi hakkında bilgiler edinir. Balığın vücudunda, çevredeki elektrik alanının dağılımını bir radar gibi sürekli olarak denetleyen elektriksel alıcılar vardır.</p>
<p>Kısacası bu balıkların vücudunda etrafa sürekli olarak elektrik sinyalleri yayan, bir yandan da bu sinyallerin çarptığı cisimleri yorumlayan organik bir radar vardır. İnsanların kullandıkları radarların ne denli kompleks aygıtlar olduklarını düşündüğümüzde, balığın vücudundaki yaratılışın harikalığı da ortaya çıkar.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Özel Amaçlı Alıcılar</span></p>
<p>Elektrikli balıkların vücutlarında çeşitli tipte alıcılar vardır. &#8216;Ampulümsü&#8217; denen alıcılar, diğer balıkların yüzücü kaslarının ve böcek larvalarının yayınladığı alçak frekanslı elektrik sinyallerini algılar. Bu tür alıcılar hayvanın, av ve avcılar hakkında bilgilenmesine yarar. Bu alıcıların duyarlılığı o kadar fazladır ki, yerin manyetik alanını bile algılar.</p>
<p>Ancak ampulümsü alıcılar, hayvanın kendi yayınladığı yüksek frekanslı sinyalleri algılayamaz. Bu görev &#8216;yumrulu&#8217; denen özel alıcılar tarafından yerine getirilir. Bu alıcılar, balığın etrafa yaydığı elektrik sinyallerini algılayan ve bu sinyallere göre çevrenin bir tür haritasını çıkaran radar nitelikli alıcılardır.</p>
<p>Bu balıklar sahip oldukları sistem sayesinde, bir yandan hemcinslerine kolayca ulaşabilir, öte yandan da birbirlerini tehlikelere karşı haberdar edebilir. Bunun yanında türe, yaşa, büyüklüğe cinsiyete ilişkin bilgileri de alıp verebilir.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Cinsler Arasında Ayrımı Anlatan Sinyaller</span></p>
<p>Her elektrikli balık türünün kendine özgü bir sinyali vardır. Hatta aynı türdeki balıkların sinyallerinde bile bazı farklılıklar gözlenebilir, ancak genel yapı aynıdır. Fakat bazı ayrıntılar her bireye özeldir. Bir dişi balık bir erkekle karşılaştığında sinyallerdeki bu farklılığı hemen algılar ve karşısındakinin cinsiyetini öğrenerek ona göre davranır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Balıkların Yaşını Anlatan Sinyaller</span></p>
<p>Elektrik sinyalleri balıkların yaşlarıyla ilgili bilgileri de kapsar. Yumurtadan yeni çıkan bir elektrikli balığın sinyalleri yetişkinlerden çok farklıdır. Sinyaller doğumu izleyen on dördüncü güne dek bu &#8216;çocuksu&#8217; biçimlerini korur, daha sonra ergin balığın normal sinyallerine dönüşür. Yeni doğmuş balıklara özgü olan bu sinyaller, balıkların çok karmaşık olan analık-babalık davranışlarının düzenlenmesinde önemli rol oynar. Baba, kaybolan yavrusunu sinyallerinden tanıyarak yuvaya geri getirebilir.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Yaşamsal Etkinlikler de Sinyallerle Belirtiliyor</span></p>
<p>Balıklar, cinsiyet ve yaşla ilgili bilgilerin yanında, daha karmaşık olan başka bilgileri de yine elektriksel sinyallerle ulaştırabilir. Elektrikli balık türlerinin tümünde korkutma mesajları, frekansın birden bire artması ile verilir. Örneğin normal zamanlarda 10 hz.&#8217;lik, yani saniye başına 10 sinyal yayan Mormydaeler, bazen kısa bir süre içinde, yayma ritimlerini 100-120 hz.&#8217;e ulaşıncaya kadar hızlandırabilir. Hareketsiz bir Mormydae, yayınladığı korkutucu elektriksel sinyalleri ile düşmanına üzerine saldırmak üzere olduğunu anlatır. Bu davranış, saldırıya hazırlanan bir insanın yumruğunu sıkması gibidir. Bu korkutma sinyali çoğu zaman karşı tarafı caydıracak kadar etkilidir: Düşman, kısa bir süre için kendi sinyalini keserek baş eğdiğini gösterir. Aralarında kavga olduysa ve düşman yaralandıysa, yaralı yaklaşık 30 dakika elektriksel sessizliğe girecek, yani sinyal üretmeyi bırakacaktır. Yatışma davranışı gösteren veya kavgayı kesen balıklar, çoğu kez hareketsiz kalır. Bunun bir amacı, yerlerinin belirlenmesini zorlaştırmaktır. Diğer amaç ise, sinyal üretmeyip elektriksel olarak kör hale geldikleri için, etraftaki engellere çarpmamaktır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Sinyal Karışmasını Önleyen Özel Sistem</span></p>
<p>Peki acaba bir elektrikli balık, kendisiyle aynı sinyalleri üreten bir başka balıkla yanyana gelirse ne olacaktır? Sinyaller birbiri ile karışacak ve balıkların radarı işe yaramaz hale mi gelecektir? Normalde olması gereken şey budur. Ama elektrikli balıklar bu karmaşıklığa karşı doğal bir savunma sistemiyle birlikte yaratılmıştır. Uzmanlar bu sisteme &#8220;Karmaşa Engelleme Tepkisi&#8221;, kısaca JAR (Jamming Avoidance Response) adını vermektedirler. Bu sistem uyarınca, balık kendisine eşit bir sinyal frekansı olan başka bir balıkla karşılaşınca, kendi yayın frekansını hemen değiştirmektedir. Karmaşaya karşı önlem, karmaşa kaynağı olan balık henüz çok uzakta iken oluşmaya başlar; böylece sinyallerdeki karışıklık, hiçbir zaman yüksek bir düzeye ulaşamaz.</p>
<p>Tüm bu bilgiler, elektrikli balıkların olağanüstü derecede kompleks vücut sistemlerine sahip olduğunu göstermektedir. Bu sistemlerin kökeni ise asla evrimle açıklanamaz. Nitekim Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabının &#8220;Teorinin Zorlukları&#8221; başlıklı bölümünde bu canlılara değinmiş ve bunları teorisine göre açıklayamadığını kabul etmiştir. <em>(Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Ankara: Onur Yayınları, 1996, s.206)</em>Darwin&#8217;den bu yana geçen zaman zarfında ise, elektrikli balıkların Darwin&#8217;in sandığından çok daha kompleks bir tasarıma sahip oldukları anlaşılmış bulunmaktadır.</p>
<p>Açıktır ki, elektrikli balıklar da tüm diğer canlılar gibi, Allah tarafından kusursuzca yaratılmıştır ve bizlere kendilerini yaratmış olan Allah&#8217;ın varlığını ve sonsuz ilmini göstermektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.evrimteorisi.net/genel/elektrikli-yilan-baliklari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Materyalistlerin Açıklayamadığı &#8220;Bilinç&#8221; Kavramı</title>
		<link>http://www.evrimteorisi.net/evrim/materyalistlerin-aciklayamadigi-bilinc-kavrami/</link>
		<comments>http://www.evrimteorisi.net/evrim/materyalistlerin-aciklayamadigi-bilinc-kavrami/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2012 20:01:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Evrim Teorisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Evrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.evrimteorisi.net/?p=3741</guid>
		<description><![CDATA[Eğer gören gözlerimiz değilse, kapkaranlık mekan içinde göze, retinaya, merceğe, göz sinirlerine ihtiyaç duymadan rengarenk bir çiçek bahçesini seyreden ve bundan zevk alan kimdir? Kulağa ihtiyaç duymadan elektrik sinyallerini tanıdıklarının sesi gibi duyan, bu sesleri duyduğunda sevinen, bu sesleri tanıyan varlık kimdir? Hiçbir kokunun girmediği beynin içinde fırındaki kekin kokusunu duyan, bundan zevk alan kimdir? [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Eğer gören gözlerimiz değilse, kapkaranlık mekan içinde göze, retinaya, merceğe, göz sinirlerine ihtiyaç duymadan rengarenk bir çiçek bahçesini seyreden ve bundan zevk alan kimdir?</p>
<p>Kulağa ihtiyaç duymadan elektrik sinyallerini tanıdıklarının sesi gibi duyan, bu sesleri duyduğunda sevinen, bu sesleri tanıyan varlık kimdir?</p>
<p>Hiçbir kokunun girmediği beynin içinde fırındaki kekin kokusunu duyan, bundan zevk alan kimdir?</p>
<p>Bir çiçeği gördüğünde ondan zevk alan, bir kedi yavrusu gördüğünde ona sevgi duyan, hiçbir ele, parmaklara ve kasa ihtiyaç duymadan kedinin tüylerini okşadığını hisseden kimdir?</p>
<p>Sadece sinir hücrelerinden oluşan birkaç yüz gramlık et parçası, yaşadığımız hayatın, üzüntülerin, sevinçlerin, dostlukların, vefanın, samimiyetin, coşkunun sebebi olabilir mi?</p>
<p>Eğer bunların sebebi beyin değil, tüm bunları algılayan varlık ise, bu durumda algılayan kimdir?</p>
<p>Dış dünyayı algılayan, beynimizin içindeki &#8220;küçük insan&#8221; mı?</p>
<p>Kuantum fizikçilerinin bahsettiği &#8220;gözlemci&#8221; mi?</p>
<p>Bu gözlemci, beynin içinde bir yerlerde mi?</p>
<p>Eğer değilse nerede?</p>
<p>Fred Alan Wolf, bu soruyu şu şekilde cevaplamaktadır:</p>
<p>Bir gözlemcinin kuantum fiziği bakış açısından ne yaptığını biliyoruz. Fakat kimin ya da neyin gerçekten gözlemci olduğunu bilmiyoruz. Bu demek değil ki bir cevap bulmaya çalışmadık. İnceledik. Kafanızın içine girdik. Her yere baktık gözlemci denen bir şey bulmak için. Kimse yoktu. Beyinde kimse yoktu. Beynin kabuksal (kortikal) bölgelerinde kimse yoktu. Alt kabuksal (kortikal) bölgelerde ya da kenar bölgelerde de kimse yoktu. Gözlemci denecek kimse yoktu. Ama yine de dış dünyayı gözlemlerken bizler, gözlemci denen şeyin varlığının deneyimlerine sahibiz. <em>(What the Bleep Do We Know?, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse )<br />
</em><br />
Bilim adamları, artık, beynin algıların kaynağı olmadığının, yalnızca bir aracı görevi gördüğünün farkındalar. Ayrıca bilim adamları, yüzyıllar öncesinin inanışı olan &#8220;beynin içindeki küçük insan&#8221; kavramından da tamamen uzaklaşmış durumdalar. Bilim adamları, &#8220;gözlemci&#8221; adını verdikleri benliğin, beyinden bağımsız olduğunu açıkça gördüler. Onlar artık, algıların kaynağının insan bilinci olduğunu biliyorlar.</p>
<p>Robert Lawrence Kuhn, Closer to Truth (Gerçeğe Daha Yakın) isimli kitabında, bunu şu şekilde tarif etmektedir:</p>
<p>Neden bazı fizikçiler aniden insan zihniyle bu kadar ilgilenmeye başladılar? &#8220;Bir kısmı zihnin, gerçek gerçeklik&#8221; olduğunu ve maddenin ise aldatıcı bir hayal olabileceğini düşünmeye başlamış durumdalar. Bu kadar akıllı insanın böylesine şaşırtıcı spekülasyonlar ortaya atmasını gerektirecek derecede zihinsel faaliyetlerle ilgili olan konu nedir? Bunun nedeni kısmen bizim gerçekliği algılama şeklimizi sonsuza dek değiştirmiş olan iki temel teorinin garip etkileridir: Kuantum mekaniği atom altı parçacıklar seviyesine belirsizlik aşılamıştır, rölativite ise evrenin büyük çaplı ölçeği üzerinde zaman ve uzayı birleştirmiştir. Fakat fizik teorileri zihinde olup bitenleri açıklayabilir mi? Atomların davranışları, insanların davranışlarını belirleyebilir mi? Evrenin yapısı bizim nasıl düşündüğümüzü, hissettiğimizi ve bildiğimizi tarif edebilir mi?<em> (Robert Lawrence Kuhn, Closer To Truth &#8220;Challenging Current Belief”, McGraw-Hill, 2000, s. 35)</em></p>
<p>Bir insanın yaşayışı, algılayışı, sevgisi, sevinci, üzüntüsü, düşünceleri, kısacası insanı insan yapan özellikler, kuşkusuz ki atomların davranışlarının bir sonucu değildir. Dış dünyayı algılayıp fark edebilen, insana insan olma özelliği veren şey, insanın beyninden bağımsız bir şeydir. İnsanın bir şeyin farkına varabilmesi, bir şey üzerine analiz yapabilmesi, düşünebilmesi, seçim yapabilmesi ve sahip olduğu diğer tüm insani vasışar için, maddesel her türlü kavramın dışında bir açıklama gerekmektedir. Bir evrimci olmasına, hatta &#8220;Darwin&#8217;in buldog&#8221;u  <em>(http://www.age-of-the-sage.org/philosophy/huxley_darwins_bulldog.html, http://www.pbs.org/wgbh/evolution/library/02/2/l_022_09.html )</em> olarak anılmasına rağmen Thomas Huxley&#8217;in şu sözleri, hararetli bir materyalistin bile gerçekleri fark edebileceğinin önemli bir kanıtıdır:</p>
<p>Bilinç gibi hayranlık uyandırıcı bir şeyin, birbiriyle etkileşim halindeki sinir dokusunun bir sonucu olması, Alaaddin&#8217;in lambasını ovaladığında içinden cinin çıkması gibi açıklanamaz bir şeydir.<em> (Steven Pinker, How The Mind Works, Norton Publishing, 1999, s. 132)</em></p>
<p>Yağ, su ve proteinlerin oluşturduğu bir yapının insanın benliğini meydana getirmesi, insanı algılayan, düşünen, sevinen, tepki veren, gurur duyan, heyecanlanan bir varlık haline getirmesi kuşkusuz ki mümkün değildir. Materyalistlerin iddiaları, algıların beyinden bağımsız olduğu gerçeği karşısında tümüyle çöküntüye uğramıştır. 20. yüzyılın önde gelen fizikçilerinden Sir Rudolf Peleris, bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir:</p>
<p>İnsanın tüm işlevini &#8211; bilgi ve bilinç de buna dahil &#8211; fizik koşullarıyla tanımlamaya çalıştığınız önermenin savunulacak hiçbir tarafı yoktur. Burada eksik kalan bir şeyler bulunmaktadır.<em>(http://www.firstthings.com/ftissues/ft0303/articles/barr.html)</em></p>
<p>Peter Russell ise, bize ait maddesel dünyanın sadece bilincin ürettiği bir şey olduğunu söyler:</p>
<p>Bildiğimiz her şeyin, &#8220;dışarıda&#8221; olarak algıladığımız tüm maddesel dünyanın, bu hadisenin bir parçası, bilinçte oluşturulan bir görüntü olduğunu anladığımızda, gerçeğin, bizim günlük görüntümüzün tamamen tersi olduğunu anlarız. Bildiğimiz kadarıyla madde, bilincin ürettiği bir şeydir&#8230; Bu nedenle gerçekliğin doğası, bilinçtir. Mekan, zaman, madde, enerji –bizim duyularımızla oluşan katı dünya– bilincin içinde oluşmaktadır. Bu olağan dışı dünyanın temeli, madde değil, bilinçtir.<em> (Peter Russell, The Spirit of Now, http://www.peterussell.com/Reality/realityart.html )</em></p>
<p>Bizim gerçeklik olarak tanımlamaya çalıştığımız şey, aslında bilinç temellidir. Renk, ses, koku, tat, zaman, madde, kısacası dünyada algıladığımız her özellik, bilincin içindeki bir şekil ve özelliktir. Bilincimiz sayesinde evrendeki her şeyi kavrayabiliriz. Ama bilinci, dış dünyada gözlemleyemeyiz. Peter Russell, bunun nedenini şu şekilde açıklar:</p>
<p>Bilinci gözlemlediğimiz dünyada göremememizin sebebi, bilincin, zihnimizde meydana gelen görüntünün bir parçası olmamasıdır.<em> (Peter Russell, The Spirit of Now, http://www.peterussell.com/Reality/realityart.html )</em></p>
<p>Peter Russell&#8217;ın da belirttiği gibi dış dünyayı algılayan bilincimiz, gözlemlediğimiz dış dünyanın içinde değildir. Dolayısıyla, onu görüp analiz etmemiz mümkün olmaz. Russell, bilinci, bir sinema perdesine yansıtılan ışığa benzetmektedir. Filmde gösterilen hikaye içinde, ekrana yalnızca ışık ışınlarının yansıdığına dair hiçbir delil yoktur. İnsan, yalnızca perde üzerindeki görüntü ile muhataptır. Ama ışığın kendisi -ki onsuz hiçbir görüntünün varlığı mümkün değildir- fark edilmez bile. Bilinç de aynı bu şekilde, izlediğimiz maddesel dünyanın içinde olmadığından, elle tutulur gözle görülür bir varlığa sahip değildir.</p>
<p>Diane Ackerman, bilinci şu şekilde tanımlamıştır:</p>
<p>&#8230; Beyin sessizdir, karanlıktır ve suskundur. O hiçbir şey hissetmez. O hiçbir şey görmez&#8230; Beyin kendisini dağların arasına veya uzaya fırlatabilir. Beyin bir elmayı hayal eder ve bunu gerçek gibi yaşar. Gerçekten de, beyin, hayal ettiği bir elma ile gözlemlediği arasında zar zor fark görür&#8230;</p>
<p>Beyin, bilinç değildir&#8230; Bir deyişle, makine içinde hayalettir. <em>(Diane Ackerman, An Alchemy Of Mind &#8220;The Marvel and Mystery of Mind&#8221;, Scribner Books, 2005, s. 5)<br />
</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.evrimteorisi.net/evrim/materyalistlerin-aciklayamadigi-bilinc-kavrami/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dubai Zayed Üniversitesi’nde Harun Yahya Konferansı</title>
		<link>http://www.evrimteorisi.net/darwinizm/dubai-zayed-universitesi%e2%80%99nde-harun-yahya-konferansi/</link>
		<comments>http://www.evrimteorisi.net/darwinizm/dubai-zayed-universitesi%e2%80%99nde-harun-yahya-konferansi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2012 19:46:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Evrim Teorisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Darwinizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.evrimteorisi.net/?p=3735</guid>
		<description><![CDATA[Dubai Zayed Üniversitesi’nde Harun Yahya Konferansı &#8211; 11.01.2011 Birleşik Arap Emirlikleri/The National Birleşik Arap Emirlikleri’nin en önde gelen İngilizce gazetesi olan ve tüm dünyada dağıtımı yapılan The National, 11 Ocak 2011 tarihili baskısında “Fosiller Yaratılışı İspatlıyor” başlıklı haberinde Sayın Adnan Oktar’ın temsilcileri, Dubai Zayed Üniversitesi’nde evrim teorisinin geçersizliğini anlattı. Evrim teorisinin açmazlarının ve bu teoriyi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dubai Zayed Üniversitesi’nde Harun Yahya Konferansı &#8211; 11.01.2011<br />
Birleşik Arap Emirlikleri/The National<br />
</strong><img src="http://www.evrimteorisi.info/repository/images/dubai-zayed-universitesinde-harun-yahya-konferansi_500x83.jpg" alt="" /><br />
Birleşik Arap Emirlikleri’nin en önde gelen İngilizce gazetesi olan ve tüm dünyada dağıtımı yapılan The National, 11 Ocak 2011 tarihili baskısında “Fosiller Yaratılışı İspatlıyor” başlıklı haberinde Sayın Adnan Oktar’ın temsilcileri, Dubai Zayed Üniversitesi’nde evrim teorisinin geçersizliğini anlattı. Evrim teorisinin açmazlarının ve bu teoriyi ayakta tutmak için başvurulan <a href="http://www.evrimsahtekarliklari.com/">sahtekarlıkların</a> anlatıldığı konferans, Dubai Zayed Üniversitesi öğrenci birliği ile Dubai Diyanet İşlerinin girişimi ile gerçekleşti. Haberde evrim teorisini çürüten ara form açmazı ile ilgili şöyle aktrarıldı:</p>
<p>Harun Yahya organizasyonunun bir üyesi olan Dr. Cihat Gündoğdu, eski dönemlere ait fosil kalıntılarının, yalnızca evrim karşıtı kalıntılar olduğunu söyledi&#8230; Konferansta çeşitli fosil formlarının resimleri gösterildi, ancak Dr. Gündoğdu yarı denizyıldızı yarı balık gibi hiç bir araformun bulunamadığını söyledi&#8230; Türlerin şu an oldukları biçimleriyle yaratıldıklarını söyledi.<br />
<img src="http://www.evrimteorisi.info/repository/images/dubai-zayed-universitesinde-harun-yahya-konferansi_500x321.jpg" alt="" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.evrimteorisi.net/darwinizm/dubai-zayed-universitesi%e2%80%99nde-harun-yahya-konferansi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yaşayan Fosiller</title>
		<link>http://www.evrimteorisi.net/cevaplar/yasayan-fosiller-2/</link>
		<comments>http://www.evrimteorisi.net/cevaplar/yasayan-fosiller-2/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2012 19:39:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Evrim Teorisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cevaplar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.evrimteorisi.net/?p=3730</guid>
		<description><![CDATA[Evrimciler, bugün yeryüzünde gördüğümüz tüm canlıların, bir canlı türünün diğer bir canlı türüne dönüşerek kendiliğinden oluştuğunu iddia ederler. Eğer bu iddia doğru olsaydı yeryüzünün, farklı canlı türlerini birbirine bağlayan geçiş formlarının fosilleri ile dolu olması gerekirdi. Ancak şimdiye kadar hiçbir ara geçiş fosiline rastlanmamıştır. Çünkü Allah tüm canlılar yeryüzünde kendi yaşamları için en uygun dönemlerde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Evrimciler, bugün yeryüzünde gördüğümüz tüm canlıların, bir canlı türünün diğer bir canlı türüne dönüşerek kendiliğinden oluştuğunu iddia ederler. Eğer bu iddia doğru olsaydı yeryüzünün, farklı canlı türlerini birbirine bağlayan geçiş formlarının fosilleri ile dolu olması gerekirdi. Ancak şimdiye kadar hiçbir ara geçiş fosiline rastlanmamıştır. Çünkü Allah tüm canlılar yeryüzünde kendi yaşamları için en uygun dönemlerde var etmiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.evrimteorisi.net/cevaplar/yasayan-fosiller-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

